Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Savaşın şekli değişti. Karşı taraf bu oyunu kurallarına göre oynamıyor artık. Kimi çevreler, oyuna farklı kurallar getirmemiz gerektiğini düşünüyor…

Afganistan’dan yeni dönmüş olan James Bond, yeni bir kurumda görevlendirilir. Bu kurum, 11 Eylül’ün ardından yeniden şekillenen dünyada Beş, Altı ve Savunma Bakanlığı’ndan bağımsız çalışan bir birimdir. En büyük özelliği de, inkâr edilebilir olmasıdır. Amacı, gerektiğinde her türlü aracı kullanarak ülkeyi korumaktır.

Gece gelen acil durum çağrısı Bond’u, güzel bir kadınla akşam yemeğindeyken yakalar. GCHQ, şifresini kırdığı bir mesajdan, o hafta gerçekleşecek bir saldırı olduğunu bildirmektedir. Binlerce kayıp olacak ve İngiliz çıkarları zarar görecektir.

007, görevini yerine getirmek adına her şeyi yapabilecek tam yetkiye sahiptir artık.

*

“Deaver dersini iyi çalışmış”. Tam Yetki’nin en etkileyici özelliği,
nefes kesen, vahşi entrikaların gerçekçiliği. Yanlış yönlendirme ustası Deaver sizi asla tahmin edilemeyecek sürprizlerle karşılaştırıyor.
“Bond’u yaşama döndürmeye çalışan birçok yazar arasında, onun kadar iyisi yok.”
The Evening Standard

“Deaver hayranları, zekice düşünülmüş entrikalar ve aksiyon sahnelerinin tadını çıkaracaklar. Bu arada, bu kitap harika bir film olacak.”
The Sunday Express

“Bu romandan etkilenmeyecek birileri olabileceğini düşünmek imkânsız…”
The Independent

***

 Bize, kahramanlara hâlâ inanabileceğimizi öğreten adam, Ian Fleming’e

Yazarın Notu

Bu çalışma bir kurgudur. Bununla birlikte, birkaç istisna dışında, adı geçen kurumlar gerçektir. İstihbarat, karşı istihbarat ve casusluk dünyasında kısaltmalar ve semboller sıkça kullanılır. Güvenlik teşkilatlarının kısaltmalarından oluşan alfabe çorbası kafa karıştırıcı olabileceği için bir sözlüğün yararlı olabileceğini düşündüm. Kitabın sonunda bulabilirsiniz.

J.D.

“İhtiyacımız olan, ezilen ülkelerin yurttaşlarını koordine ve kontrol eden, onlara ilham olup yardım eden yeni bir örgüttür… Kati gizlilik, belli oranda fanatik gayretkeşlik, farklı uyruklularla çalışma istekliliği ve tam bir siyasal sadakat gerekli. Bu örgüt, kanımca, Milli Savunma Bakanlığı’ndan tamamen bağımsız olmalı.”

—Hugh Dalton, Savaş Ekonomisi Bakanı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği yıllarda, İngiliz Özel Harekât Birimi casusluk ve sabotaj grubunun yapısını anlatırken.

Pazar
KIZIL TUNA

1

Sırp Tren Hattı’nın makinisti, bir eli emniyet freninde Belgrad’dan kuzeye doğru, Novi Sad’a uzanan rayların üstünde, her zaman hissettiği gerginliğe kapıldı yine.

Gittiği yol, 1930’lardan 1960’lara kadar Belgrad’dan Yunanistan’a, oradan da kuzeye giden ünlü Aarlberg Doğu Ekspresi’nin rotasıydı. Tabii, içindeki yolcuların lüks içinde yüzdüğü, maun renkli pirinç malzemeden yapılma, yemekli, yataklı ve süit vagonları çeken gıcır gıcır bir Pacific 231 model buharlı lokomotif değildi makinistin kullandığı. Arkasına, üstleri sıradan yüklerle sıkış tepiş doldurulmuş, az çok güvenilir durumda olan katarların bağlı olduğu, Amerika’dan gelmiş döküntü bir şeyi kullanıyordu.

Fakat bu yolculuğun sunduğu her manzara ona geçmişin gerginliğini hissettiriyordu; özellikle de nehre, onun nehrine yaklaştıklarında.

İşte, içi yine huzursuzlukla dolmuştu.

Budapeşte’ye gidecek olup içinde kömür, metal parçaları, tüketim malzemeleri ve kereste olan vagonların arasında özellikle bir tanesi, Macaristan’da bir plastik fabrikasında kullanılacak olan MIC –metil izosiyanat– varilleriyle yüklü olan bir vagon, onu çok endişelendiriyordu.

Epeyce yıpranmış bir kasket ve kir pas içindeki kıyafetler içinde, saçları seyrekleşmiş, tıknaz bir adam olan makinist, hem amiri hem de Sırbistan Güvenlik ve Sağlık Ulaşım Denetleme Bakanlığı’ndan bir gerzek tarafından, bu ölümcül kimyasalla ilgili uzun uzun uyarılmıştı. Bu kimyasal birkaç yıl önce, Hindistan’ın Bhopal şehrinde bir üretim tesisindeki sızıntı sebebiyle sekiz bin kişinin ölümüne yol açmıştı.

Taşıdığı yükün oluşturduğu tehlikenin farkındaydı ama kıdemli bir demiryolu çalışanı ve bir sendika üyesi olarak merak ediyordu. “Bunun Budapeşte yolcuğu için anlamı tam olarak nedir?” diye sordu.

Amiri ve o bürokrat, kısa süreli sessizliğin ardından birer devlet memuru tavrıyla, bir ağızdan, “Sen dikkatli ol, yeter,” cevabını verdiler.

Sırbistan’ın en büyük ikinci şehri Novi Sad’dan uzaklaştıkça, şehrin ışıkları iç içe geçmeye başlıyor ve sessizce ilerleyen akşamda, Tuna solgun bir şerit gibi görünüyordu. Tarihte ve şarkılarda bu nehrin ihtişamından sıklıkla bahsedilirdi. Fakat gerçekte kahverengi ve son derece sıradan olan bu nehir, mum ışığı ve Viyana orkestrası eşliğinde aşıkların bindiği filikalara değil, petrol gemileriyle mavnalara ev sahipliği yapardı; en azından bu kısmında durum böyleydi. Ama yine de burası Tuna nehriydi. Balkan gururunun bir simgesiydi. Ve makinist ne zaman trenini onun üstündeki köprüden geçirse, göğsü kabarırdı.

Onun nehri

Ön camdan dışarı, General Electric marka dizel lokomotifin farlarının aydınlattığı, önündeki raylara baktı. Endişe edecek bir şey yoktu.

Hız kumandasında sekiz seviye vardı ve bir en düşük seviyeydi. Şu anda beşteydi fakat virajlara yaklaştığı için seviyeyi üçe indirdi. Cer motoruna giden voltaj düşünce, dört bin beygirlik motorun gürültüsü de hafifledi.

Tren köprünün düz raylarına vardığında makinist, hızı önce beş sonra altıncı seviyeye çıkardı. Motor hızlandı ve çıkardığı gürültü de arttı. Sonra arka taraflardan sert tangırtılar duyuldu. Makinist bu seslerin, hızdaki değişime tepki olarak vagonların birbirlerine çarpmasından dolayı olduğunu biliyordu. Mesleğinde en az bin kere karşılaştığı küçük bir kakofoni. Fakat kafasında, bu seslerin ölümcül kimyasal maddeyi taşıyan metal vagonlardan geldiğini kurdu. Birbirleriyle çarpışıyor ve içlerindeki zehri akıtma riski oluşturuyorlardı.

Kendi kendine bunun saçmalık olduğunu söyledi ve hızı sabit tutmaya devam etti. Neden sonra, sadece keyiflenmek için sireni öttürdü.

2

Bir tepenin zirvesinde, ciddi bakışı ve bir avcıyı andıran edasıyla çimenlerin arasında gizlenmiş bir adam, kilometrelerce uzaktan gelen bir siren sesi duydu. Başını kaldırınca sesin, güneyden gelen trene ait olduğunu hissetti. On, on beş dakikaya buraya varırdı. Bu trenin, birazdan başlayacak olan tehlikeli operasyonu nasıl etkileyebileceğini düşündü.

Konumunu hafifçe değiştirerek, gece görüşlü dürbünü ile yaklaşmakta olan dizel lokomotifi ve ardındaki uzun vagon sırasını inceledi.

Trenin, planlarına bir etkisi olmayacağına karar verdikten sonra James Bond, dürbününü tekrar spa otelin restoranına çevirdi ve pencerenin ardında bir kez daha hedefini gördü. Eski püskü bina oldukça büyüktü, sarı dış kaplaması kahverengi çerçeveyle süslenmişti. Otoparktaki Zastava ve Fiat arabalara bakılırsa otelin, buranın yerlilerinin rağbet ettiği bir mekân olduğu söylenebilirdi.

Saat sekizi kırk geçiyordu ve berrak bir pazar akşamıydı. Novi Sad’ın yakınlarında, Pannonian yaylasının yükseldiği ve Sırpların ‘dağlık’ dediği bir arazideydi ama herhalde bu sıfatı turist çekmek için kullanıyorlardır diye düşündü Bond, çünkü aslında burası onun gibi usta bir kayakçıya göre sadece minik tepeciklerden ibaretti. Serin mayıs havası kuruydu ve etraf bir mezarlık kadar sessizdi.

Bond bir kez daha konumunu değiştirdi. Otuzlarında, bir seksen boyunda ve seksen kiloydu. Saçları bir yana yatırılmış ve bir tutam gözlerine doğru düşmüştü. Sağ yanağı boyunca uzanan yedi santimlik bir yara izi vardı.

Bu akşam, kıyafetine biraz daha özen göstermişti. Koyu yeşil bir ceket ve piyasadaki en iyi kamuflaj kıyafetlerini üreten Amerikan şirketi 5.11’den alınmış su geçirmez bir pantolon giymişti.

Gece karanlığı çöktükçe, kuzey yönündeki ışıklar daha da yoğunlaşıyordu; eski Novi Sad şehri. Şu anda ne kadar hareketli ve cazibeli de olsa, Bond bu şehrin karanlık geçmişini biliyordu. 1942’nin ocak ayında, Macarların binlerce vatandaşını katledip, Tuna’nın buz gibi sularına atmalarından sonra Novi Sad partizan direnişinin simgesi haline gelmişti. Bond, bu akşam burada bir başka trajediyi önlemek için bulunuyordu; nitelik olarak farklı fakat boyut olarak eşit ve belki de daha büyük bir trajediyi.

Dün, yani cumartesi günü, İngiliz İstihbaratı bir haberle çalkalanmıştı. Cheltenham’daki GCHQ, haftanın sonuna doğru yapılacak bir saldırıyı haber veren gizli bir elektronik mesajı deşifre etmişti.

——
noah’nın ofisinde buluşma, cuma gecesi, yirmisi, olayı teyit et, beklenen kayıp binler civarı. İngiliz çıkarları olumsuz etkilenecek, para anlaşıldığı gibi aktarılacak.
——

Kısa bir süre sonra da hükümetin istihbaratçıları aynı telefondan, aynı şifreleme algoritmasıyla ama farklı bir numaraya gönderilen ikinci bir mesajı deşifre etti.

——
novi sad dışındaki roštilj restoranda buluşalım, saat 20.00. 1.80 boyundayım, İrlanda aksanım var.
——

Böylecc kendi rumuzunu -tabii eğer kasti olarak yapmadıysa, nazikçe- ifşa etmiş olan İrlandalı daha sonra telefonunu hemen imha etmiş ya da pilini çıkarmıştı; işbirlikçisi Noah ve diğer mesajı alan kişi de öyle.

Müşterek İstihbarat Komitesi ve kriz yönetim organı olan COBRA üyeleri o gece Londra’da, o cuma gününün tarihine atıfla adlandırdıkları Olay Yirmi’nin risklerini ele almak için buluştular.

Tehdidin menşei ve yapısıyla ilgili somut bir bilgi olmasa da, MI6’ya göre El Kaide vc yandaşlarının Avrupa ülkelerinde faaliyette bulunacak Batılı ajan kiralamaya başladığı Afganistan’ın kabile bölgesinden gelecekti. Altı’nın -yani MI6’nın- Kabil’de bulunan ajanları daha fazla bilgi toplamak için büyük bir gayret içine girmişlerdi bile. Sırp bağlantı da takip edilmeliydi. Böylece, bu olayın giderek büyüyen kolları, geçen gece saat onda, Charing Cross Caddesi’ndeki elit bir restoranda, güzel fakat nasıl da değeri bilinmemiş bir ressam olduğunu uzun uzun anlatışı artık kabak tadı vermiş olan bir kadınla oturan James Bond’a kadar ulaşmıştı. Bond’un telefonundaki mesajda şu yazılıydı:

——
GEOP, COS’u ara.
——

Gece Operasyonu alarmı, mesaj saat kaçta gelirse gelsin derhal cevap verilmesi gerekiyor demekti. Şefiyle yaptığı telefon görüşmesi sayesinde Bond, geceki randevusunu kısa kesebilmiş ve hemen ardından Sırbistan’a doğru yola çıkmıştı bile. İkinci Seviye bir operasyondu bu ve Bond’un görevi İrlandalı’yı bulup, kimliğini saptamak ve onu takip edebilmek için üzerine vericiler ve diğer gözetim aletleri yerleştirmekti. Eğer bunu yapabilmek söz konusu değilse, verilen emrin Bond’a verdiği yetki, İrlandalı’yı sıra dışı yöntemlerle İngiltere’ye ya da kıtadaki gizli bir bölgeye soruşturmak için götürmekti.

Böylece, Bond şu anda güzel ama zehirli bahar çiçekleri olan beyaz nergislerin üzerinde, yapraklarına değmekten sakınarak uzanmaktaydı. Roštilj restoranının ön penceresinden içeriyi süzmeye yoğunlaşmıştı. İrlandalı içeride, önünde neredeyse hiç dokunulmamış yemeği ve karşısında kimliği henüz tespit edilememiş ama Slav görüntülü biriyle oturmuş konuşuyordu. İrlandalı’nın konuştuğu bu yerli irtibat muhtemelen tedirgin olduğu için, arabasını başka bir yere park edip buraya yürüyerek geldiğinden, herhangi bir araba plakası tespit etmek mümkün olmamıştı.

İrlandalı o kadar tedbirli davranmamıştı. Ucuz Mercedes’iyle kırk dakika önce buraya gelmişti. Plakasından öğrenilebildiği kadarıyla, araba o gün sahte bir isim, İngiliz ehliyeti ve pasaportuyla nakit para kullanılarak kiralanmıştı. Adam Bond’un yaşlarında, belki biraz daha yaşlı, bir seksen boylarında ve düzgün vücutlu biriydi. Kaba saba adımlarla restorana girmişti. Geniş alnından aşağı sarkan tuhaf sarı bir kâkülü ve köşeli küt çenesine doğru inen sert elmacık kemikleri vardı.

Bond bu adamın aranan hedef olduğuna kani olmuştu. İki saat önce kahve içmek için gittiği restoranın ön kapısına bir dinleme cihazı yerleştirmişti. Beklenen saatte bir adam gelmiş ve şef garsonla İngilizce -bölgenin yerlileriyle konuşan çoğu yabancının yapacağı gibi yavaşça ve yüksek sesle- konuşmuştu. Telefonundaki bir uygulama sayesinde bu konuşmayı yaklaşık otuz metreden dinleyen Bond’a göre bu açıkça orta Ulster yöresi aksanıydı. Adam Belfast ya da civar bölgelerinden olmalıydı. Ne yazık ki İrlandalı’nın yerel irtibatı ile yaptığı görüşme, Bond’un yerleştirdiği böceğin menzilinin dışındaydı.

Bond her ayrıntıyı not alarak, hedefini dürbünüyle incelemeye koyulmuştu. Fort Monckton’daki eğitmenlerin her zaman söyledikleri gibi, “Küçük ipuçları hayat kurtarır, küçük hatalar öldürür.” İrlandalı’nın davranışlarının net olduğuna ve gereksiz jestler kullanmadığına dikkat etti. Partneri bir diyagram çizdiğinde, İrlandalı kâğıdı kendisine doğru kaleminin ucundaki silgi ile çekti ki herhangi bir parmak izi bırakmasın. İrlandalı, diğerinin karşısında, sırtı pencereye dönük oturuyordu ve Bond’un mobil uygulamaları her ikisinin de dudaklarını okuyamıyordu. İrlandalı sanki altıncı hissinin tetiklemesiyle, aniden arkasını dönüp pencereden dışarı baktı. Solgun gözleri ifadesizdi. Sonra tekrar önüne, hiç de ilgisini çekmediği anlaşılan yemeğine döndü.

Görüşme bitmek üzereymiş gibi görünüyordu. Bond tepeden aşağı doğru, seyrek ladin ve çam ağaçları ve soluk çalılıklarla beyaz çiçek öbekleri arasından indi. Sırpça, Fransızca ve İngilizce yazılı bir tabelaya doğru ilerledi ve önüne geldiğinde gülümsedi:

——————————————
Roštilj Spa ve Restoran

Binamızın bulunduğu meşhur şifalı belde,
ameliyat sonrası belirtilerin iyileşmesi için tavsiye edilir
ve özellikle akut ve kronik solunum yolu
hastalıklarına ve kansızlığa iyi gelir.

Barımız vardır.
——————————————

Tabelada kastedilen alana şöyle bir baktı; benzin, yağ ve idrar kokuları içinde, restorana gelen yolun kenarında yıkık dökük bir bahçe… Bond’un ‘yoldaşı’ olarak gördüğü iki kişi, orada bekliyorlardı.

James Bond yalnız çalışmayı tercih etse de, yaptığı plana göre iki yerel ajanın da yardımına ihtiyacı vardı. Bunlar Sırp Güvenlik ve İstihbarat Servisi, BIA’nın çalışanlarıydı. Bu, ajan kılığı altında çalışanlar için verilebilecek en naif isimlerden biriydi herhalde. Fakat adamlar, kılık değiştirmiş ve üzerlerinde içişleri bakanlığının altın rengindeki arması olan Novi Sad yerel polis üniformaları giyinmişlerdi.

Çökük suratlar, etrafı kollayan bakışlar, sürekli bir somurtma, mavi siperli keplerinin hemen altında bir örnek kesilmiş saçlarıyla öylece duruyorlardı. Yün üniformaları aynı renkti. Biri kırk, diğeri yirmi beş yaşlarındaydı. Yerel polis memuru kılığında gelmiş olsalar da, muhtemel bir çatışma için silahlanmışlardı. Ağır Beretta tabancaları ve bolca cephanelik vardı üstlerinde. Görev için aldıkları Volkswagen Jetta marka polis arabasının arka koltuğunda yeşil kamuflajlı iki Kalaşnikof, bir Uzi ve bez bir çantanın içinde parça tesirli el bombaları -gerçekten güçlü olanlarından, İsviçre yapımı HG 85’lerden- vardı.

Bond yaşlı olan ajana yöneldi fakat tam konuşacakken arkadan çok yüksek bir şaklama sesi duydu. Eli otomatik olarak Walther PPS’sine gitti ve hızla arkasına döndüğü sırada genç olan Sırp’ın elindeki sigara paketini patlattığını -eski bir tiryaki olan Bond’un sigara içtiği yıllarda da gereksiz ve saçma bulduğu bir hareketti bu- anladı.

Ne yapmaya çalışıyordu bu adam böyle?

“Sessiz,” diye fısıldadı soğukkanlılıkla. “Onları da kaldır. Sigara içmek yok.”

Adamın koyu renk gözlerine bir tedirginlik oturdu. “Ağabeyim operasyonlarda hep sigara içerdi. Sigara içmemeye göre daha normal bir görüntü sağlar Sırbistan’da.” Geliş yolunda, ağabeyinin maceralarını anlata anlata bitirememişti. Teknik olarak devlet gizli servisinin bir birimi olan kötü şöhretli JSO’nun eski bir ajanı. Bond bu birimin aslında gizli operasyonlar yapan bir milis grubu olduğunu da biliyordu. Genç ajan, sesindeki gururlu tona bakılırsa, ağabeyinin Hırvatistan, Bosna ve Kosova’daki en büyük gaddarlıkları yapan Arkan Kaplanları ile çalıştığını laf arasına bilinçli olarak sıkıştırmıştı.

“Belgrad sokaklarında yakılan bir sigaranın önemi olmayabilir,” diye söylendi Bond, “ama bu bir taktik operasyon. Kaldır şunları.”

Genç ajan usulca söyleneni yaptı. Tam arkadaşına bir şey diyecek oldu ki, aklına Bond’un işi gereği Sırp Hırvatçasını anlayabileceği geldi ve sustu.

Bond restorana tekrar baktığında İrlandalı’nın metal tepsiye

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıTam Yetki
  • Sayfa Sayısı472
  • YazarJeffery Deaver
  • ÇevirmenSüha Karadeniz
  • ISBN9789944825993
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur