Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Aşktan ne kadar kaçabilirsiniz ?

Ruthven Lordu Philip, aşkın pençesine düşmek için dayanılmaz bir istek duyuyordu. Tam bu sırada, Philip’in çocukluğundan beri tanıdığı ve çok yakın olduğu genç leydi Antonia, annesinin ölümünün ardından bir süreliğine Philip’in malikânesine misafir olmuştu. Antonia aşkın tehlikelerinden kendini koruyarak tamamen mantık üzerine kurulu bir evlilik yapmak niyetindeydi. Philip ise hayatını adayacağı kadını arıyordu ve onun için evlilik zamanı gelmişti. Antonia’ya göre ikisinin de bu konuyla ilgili amaçları ortaktı.

Onlar için her şey yolunda gidiyordu, ta ki…
Çiftimizin hayatlarına aşk dahil olunca neler olduğunu ve aşkın ateşinden nereye kadar kaçılabileceğini soluk soluğa anlatan bir hikâye… Philip’in tutkuya yenik düşmesini ve bunun hayatındaki her şeyden daha önemli bir hale gelişini zevkle okuyacaksınız.

***

“Seni kirletecek değilim. Evet, aklımdan geçiyor ama yapmayacağım, tamam mı?”

Philip’in çenesi bütün vücuduyla birlikte kasıldı. Başından geçenler, hayal kırıklığını gizlemeye yetmiyordu. Sabit durmaya çalıştı. Tehlikeli anlar geçip ikisinin de dürtüleri yatışıncaya kadar kıpırdamak niyetinde değildi.

Antonia’nın nefesi öylesine kesilmişti ki cevap veremiyordu. Kalbinin gümbürtüsü hâlâ kulaklarındaydı. Philip kendisini nasıl da şevkle ve iffetsizce öptüğünü fark etmiş miydi ki? İçini titreten acı hâlâ gözlerine yansıyor muydu?

“Geri dönmemiz gerek.” Philip tekrar kontrolü ele alarak Antonia’yı bırakmak için kendini zorladı.

“Geri mi?” Antonia’nın aklı başından gitmişti. “Ama…”

“Antonia, burada tam şu anda kirletilmek mi istiyorsun?”

*

Birinci Bölüm

“Otuz dört yaş, insanın ağırbaşlı olması gereken bir yaştır sevgili Hugo.”

“Ha?” Uyku sersemi irkilerek doğrulan Hugo Satterly, tek gözünü açarak karşısındaki at arabası koltuğuna zarafetle yayılan uzun, yuvarlak figürü inceledi. “Nedenmiş?”

Yedinci Ruthven Baronu Philip Augustus Marlowe, buna cevap vermeye tenezzül etmedi. Onun yerine, bakışlarını at arabasının penceresinden gördüğü yaz manzarasına dikti. “Jack ve Harry Lester’ın, gelecek nesil Lesterları hangisinin yapacağı konusunda yarışacaklarını düşünemezdim,” diye belirtti.

Hugo doğruldu. “Aldatıcı bir tahmin. Jack bu konuda bahse girmeyi bile önerdi ama Lucinda bunu duydu.” Hugo somurttu. “Bir daha da böyle bir konuşma olmadı tabii. Kendisini ve Sophie’yi izleyerek günleri saymamızı istemediğini söyledi. Ne yazık.”

Philip’in dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Lucinda çok duyarlı bir kadın.” Ardından ekledi, “Jack de Sophie’ye sahip olduğu için çok şanslı.”

Lester Malikânesi’nde her hafta düzenlenen partilerin birinden dönmekteydiler. Eğlence Bayan Sophie’nin nezaretinde yapılmıştı. Jack Lester, şu an Harry Lester’ın eşi olan Lucinda tarafından destekleniyordu. Lester aile ağacına yeni katılan iki kadın durumu başarıyla gizleseler de hamileydiler ve bu sebeple ışıl ışıldılar. Eski ev ölçüsüz bir mutlulukla dolmuş ve bu mutluluk herkese bulaşmıştı.

Hafta sonuna doğru ruh halleri kaçınılmaz olarak çöküntüye uğramıştı. Philip, atalarından kalma evinin sakin ve düzenli havasına rağmen, orada geleceği olmadığının farkındaydı. Philip’in aklına, müzmin bekâr ve zampara Hugo’ya meşgale olması ve önünde uzayan kasvetli yolu düşünmekten alıkoyması için eski dostunu davet etmek fikri geldi. Sonra bu fikri aklından çıkarmaya çalıştı.

At arabasının alışıldık tıkırtısını dinleyerek dikkatini büyümekte olan tarlalara verdi ve oturduğu yerde kıpırdandı. Yine de Hugo, Philip’in sorununu acımasızca gün ışığına çıkardı.

“Eh, sanırım sırada sen varsın.” Hugo omuzlarını minderlere dayadı ve bakışlarını oldukça sakin bir şekilde tarlalara çevirdi. “Galiba asık suratının sebebi de bu.”

Philip gözlerini kısarak bakışlarını Hugo’nun masum görüntüsüne dikti ve “Evliliğin prangalarına teslim olup rahibin fare kapanına bile bile kısılmak pek de hoş bir fikir değil,” dedi.

“Bana da hiç uygun değil,” diye karşılık verdi Hugo.

Philip’in yüzü belirgin bir şekilde ekşidi. Bağımsız, iyi imkânlara sahip ve ailesinden uzakta yaşayan Hugo’nun evlenmesine gerek yoktu elbette. Philip’in durumu ise oldukça farklıydı.

“Bu konuyu neden bu kadar büyüttüğünü anlamıyorum.” Hugo bakışlarını karşıya çevirdi. “Sanıyorum üvey annen senin için genç hanımları sıraya dizmekten büyük mutluluk duyacaktır; tek yapman gereken şöyle bir bakıp seçimini yapman.”

“Kadınlıkta diğerlerinden aşağı kalır yanı olmadığı için, eminim Henrietta ona yardım etmekten keyif duyar.” Philip ses tonunu sertleştirerek devam etti. “Yine de adayları seçerken hata yaparsa, bir ömür boyu sonucuna katlanacak olan o olmayacak. Sağ ol, kalsın. Eğer hayatımı mahvedecek hatalar yapılacaksa bile onları kendim yapmayı tercih ederim.”

Hugo omuzlarını silkti. “Eğer durum buysa, listeni kendin yapmalısın. Çevrendeki genç kızları ve geçmişlerini araştır. Sadece kıkırdayıp fincanlarının üzerinden sırıtmadıklarından, konuşabildiklerinden emin ol.” Burnunu kırıştırdı ve, “Sıkıcı bir iş,” diye ekledi.

“Hatta moral bozucu bir iş.” Philip bakışlarını tekrar manzaraya çevirdi.

“Ne yazık ki Sophie ve Lucinda gibisi yok.”

“Öyle.” Philip kısa ve öz konuşmuştu. Neyse ki Hugo da mesajı almış ve susup uyuklamaya geri dönmüştü.

Araba gıcırdamaya devam etti.

Philip, isteksizce kendisini bekleyen geleceği kafasında canlandırdı. Yanında sosyete güzellerinden biri olduğunu hayal etti. Hayali bile kötüydü. Tiksindi ve düşüncelerini aklından defederek, zihnini kararlılıkla eşinde görmek istediği özelliklerin listesini yapmaya yöneltti.

Sadakat, yeterli akıl, kabul edilebilir derecede güzellik… Bunların hepsi kolay tanımlanabilir şeylerdi fakat Philip, Jack ve Harry Lester’ın kadınlarında kelimelerle tarif edilemeyecek belli belirsiz bir şeyler bulduklarını biliyordu.

At arabası gürültüyle Ruthven Malikânesi’ne doğru ilerlemeye başladı. Sussex tepelerine güzelce kurulmuş olan malikâne, önceki malikânelerin kalıntıları üzerine inşa edilmiş zarif bir George Dönemi eviydi. Hâlâ tepede olan güneş, çıplak taşı okşamak için yaldızlı parmaklarını uzatmıştı. Başıboş güneş ışınları etrafı çevreleyen ağaçlara hücum ediyor, düz ve uzun pencerelerde parlıyor, sarmaşıkların sert hatlarını yumuşatarak ortaya çıkarıyordu.

Philip’in evi. At arabasından inerken, bu düşünce kafasının içinde yankılandı. Ön avludaki çakıllar çizmelerinin altında gıcırdıyordu. Hugo’nun uyandığından emin olmak için arkasına bir bakış attı. Hugo’nun uyanmış, hatta arabadan inmekte olduğunu gördü ve merdivenlere doğru yürümeye devam etti.

Yaklaşırken, ön kapı ardına kadar açıldı. Philip’in daha kısa pantolonlarla gezdiği zamanlardan beri malikânenin uşaklığını yapan Fenton, karşılarında sopa gibi dimdik ve gülümseyerek bekliyordu.

“Evinize hoş geldiniz lordum.” Fenton çabucak efendisinin şapkasını ve eldivenlerini aldı.

“Teşekkürler Fenton.” Hugo içeri girince Philip onu işaret etti. “Bay Satterly birkaç gün kalacak.” Atalardan kalma araziyle alakası olmayan Hugo, malikâneyi sıklıkla ziyaret ediyordu.

Fenton eğilerek onu selamladı ve Hugo’nun şapkasına uzandı. “Her zamanki odanızı hazırlatacağım efendim.”

Hugo hoşnut bir şekilde gülümsedi. Salona çabucak göz gezdiren Philip, Fenton’a döndü. “Hanımefendi nasıllar?”

Üst kattaki büyük merdivenlerden başını dikkatle eğerek aşağıdakileri dinleyen Antonia Mannering, Philip’in sesinin hatırladığından daha derin çıktığını fark etti. Yine de sorusunun bir ipucu verdiği belliydi.

Derin bir nefes alarak gözlerini bir an yalvarır gibi yumdu ve tekrar açıp telaşla aşağı inmeye başladı; kaba sayılabilecek bir hızla değilse de salondakilerin geldiğinden habersiz olduğunu belli edecek bir çabuklukla. Sahanlığı aşarak son merdiven bloğuna doğru ilerledi. Gözleri basamaklardaydı ve bir eli parmaklıklardan hafifçe kayıyordu. Sadece, “Fenton, hanımefendi Trant’i derhal yukarı çağırıyor,” derken bakışlarını doğrulttu.

“Ah!” nidası ağzından kusursuz bir kontrolle çıktı. Sesinde şaşkınlık ve telaşın doğru birleşimi vardı. Bunun üzerinde saatlerce çalışmıştı. Antonia yavaşladı ve durup bakışlarını sabitledi. Belli ki gözlerini kocaman açıp dudaklarını şaşkınlıkla aralamak için numara yapmasına gerek yoktu. Önündeki manzara tam olarak hayal ettiği gibi değildi. Philip tabii ki oradaydı. Antonia’ya bakmak için gözlerini Fenton’dan ayırmıştı. Kaşları güçlü bir kavisle havaya kalkıyor, Antonia’nın da bildiği üzere kül rengi gözleri kibar bir şaşkınlıktan başka bir şey yansıtmıyordu.

Antonia Philip’i hızlıca tepeden tırnağa süzdü. Geniş alın, koca kirpikli gözler ve karakteristik, güçlü görünmesini sağlayan bir burun, sert çenesinin üzerindeki güzel dudaklar… İfadesinde Antonia’nın kalbinin deli gibi atmasına neden olacak hiçbir şey yoktu ve hafiften mesafeliydi. Yine de Antonia’nın kalbi dörtnala koşmaya başlamış, nefesi hızlanmıştı. Eşsiz bir telaşla içi titredi.

Philip’in bakışı Antonia’nın yüzünden aşağı doğru indi. Antonia hızlıca nefes alarak Philip’in geniş omuzlarını incelerken bir anlığına başı döndü. Bu sırada hafif bir omuz silkmesiyle, Philip’in paltosu Fenton’un hazırda bekleyen kollarına doğru kaydı. Böylece, basit gri renkli, fakat Antonia’nın bile menşeinden şüphe duymayacağı, hat ve şekil olarak çok seçkin olan palto gözler önüne serildi. Philip’in kahverengi saçları hoş bir şekilde dalgalanıyordu. Fularının katları kusursuzdu ve parıldayan altın bir broşla tutturulmuştu. Güderi pantolonu uzun bacaklarına oturmuş, fazlasıyla cilalı çizmelerinin içinde baldırlarının güçlü kaslarını belli ediyordu.

Antonia ikinci kez derin bir nefes alarak bakışlarını Philip’e doğrulttu. Aynı anda Philip’in gözleri de yukarı doğru kalkarak Antonia’nın gözleriyle buluştu. Philip, hoşnutsuz bakışlarını sabit tuttu. Daha sonra gözleri kayarak kızın saçlarına odaklandı ve tekrar yüzüne doğru indi. Hoşnutsuzluğu, yerini samimi bir şaşkınlığa bıraktı.

“Antonia?”

Philip sesindeki şaşkınlığı fark etti. İçinden küfrederek kendini her zamanki ağırkanlı tavrını takınmaya zorladı ki bu Antonia Mannering eteklerini toplayıp son basamakları inerken hafifçe gülümsediği için pek de kolay bir iş değildi.

Philip, Antonia kendisine doğru süzülürken döşemeye çakılı kaldı. Zihni, gizlendiği yerden çıkıp gelen hatıralarla doldu. Kalbe benzeyen yüzünde sakin bir huzurla, filiz desenli muslin kumaştan yapılma elbisesi içinde, Philip’in hiç tereddütsüz bir tanrıçaya benzettiği bu ince uzun kadın salon boyunca yürürken, Philip hatıraları aklından uzaklaştırmaya çalıştı.

Onu en son gördüğünde Antonia henüz on altı yaşındaydı. Zayıftı, toydu ama o zaman bile zarifti. Şimdiyse bir peri gibi yürüyor, sanki ayakları yere değmiyordu. Philip onu canlılık veren, ruhunu yenileyen biri olarak hatırlıyordu. Gülmeye hep hazır oluşu, kocaman gülümsemesi ve her yaz kendisini ziyaret ettiğinde sergilediği o önüne geçilemez cana yakınlığı ile de elbette. Şimdi dudaklarında basit bir gülümseme olsa da kendisine gözlerindeki temkinli ifadeyle yaklaşıyordu.

Philip, Antonia’yı izlemeye devam ederken, Antonia’nın dudaklarının kıvrımı belirginleşti ve elini uzattı.

“Evet lordum. Son görüşmemizin üzerinden yıllar geçti. Lütfen kusuruma bakmayın.” Antonia elini havada sallayıp kızın yukarıdan inişini ima ederek, “Geldiğinizi fark etmemiştim,” dedi. Sakince gülümseyerek Philip’in gözlerine baktı. “Evinize hoş geldiniz.”

Philip, Harry Lester çenesine bir yumruk indirmiş gibi hissetti ve uzanarak Antonia’nın parmaklarını kavradı. Parmakları titreyince, içgüdüsel olarak daha sıkı tuttu. Bakışı dudaklarına doğru inince dayanılmaz bir biçimde o hoş kıvrımlara doğru çekildi. Bakışlarını yukarı doğru kaldırmaya zorladığında altın ve yeşil bir sisin içinde kayboldu. Kendini geri çekerek bakışlarını Antonia’nın ışıl ışıl altın renkli buklelerine doğrulttu.

“Saçını kesmişsin.” Sesi, sersemlemiş halini yansıttığı kadar, hayal kırıklığını da apaçık belli ediyordu.

Antonia gözlerini kırpıştırdı. Bir eli hâlâ Philip’in elindeyken, diğer elini çekinerek kulağının üzerinde salınan buklelere götürdü. “Hayır. Hepsi yerli yerinde, sadece… İçeri doğru topladım.”

Philip’in dudakları sessizce büzüldü. Antonia’nın attığı tuhaf bakış ve Hugo’nun birden öksürmesi, Philip’in ani bir şekilde tekrar dünyaya dönmesine sebep oldu. Antonia’nın altın rengi saçlarından birkaç tokayı çekti. Saçlarının hâlâ hatırladığı gibi olduğundan emin olma isteğini bir kenara itip keskin bir nefes alarak Antonia’yı bıraktı. “Müsaadenle yakın arkadaşım Bay Satterly’yi takdim edeyim. Hugo… Bayan Mannering. Üvey annemin yeğeni.”

Hugo’nun hoş selamlayışı ve Antonia’nın samimi karşılığı, Philip’e savunmasını sağlama almak için zaman kazandırdı. Antonia tekrar dönünce, Philip nazikçe gülümsedi. “Anlaşılan Henrietta’nın ısrarlarına karşı koyamamışsın.”

Antonia açık bir ifadeyle Philip’e baktı. “Yas tutarak geçirdiğimiz bir yıl geride kaldı. Vakit ziyaret etmek için uygun göründü.”

Philip, beklenmedik şekilde zevkle sırıtmamak için direnerek, “Naçiz evimi onurlandırdın. Seni tekrar bu duvarların arasında görmek bir zevk. Umarım uzun süre kalmayı planlamışsındır. Burada kalman Henrietta’nın içini rahatlatacaktır,” demekle yetindi.

Antonia’nın dudakları ince bir gülümseyişle kıvrıldı. “Öyle mi? Fakat ne kadar kalacağımızı belirleyecek birçok etken var.” Bir süre Philip’le bakışarak döndü ve Hugo’ya gülümsedi. “Sizi bekletiyorum. Halam şu an dinleniyor.” Antonia, Philip’e baktı. “Çayı misafir odasında içmek ister misiniz?”

Philip, Antonia’nın arkasındaki Hugo’nun şok olmuş ifadesini gördü. “Şey… Aslında hayır.” Antonia’ya miskin miskin gülümsedi. “Korkarım ki Hugo’nun biraz daha sert bir şeyler içmeye ihtiyacı var.”

Antonia kaşlarını kaldırarak Philip’e baktı. Sonra gülümsedi ve ağzının kenarında karşı konulamaz bir gamze belirdi. “Kütüphanede bira?”

Philip’in dudakları seğirdi. Antonia’nın gözlerine bakarak başını kaldırdı. “Belli ki zekân yaşınla birlikte körelmemiş Antonia.”

Antonia’nın bir kaşı zarif bir şekilde havalansa da gözleri gülümsemeye devam etti. “Sanırım öyle lordum.” Fenton’a bakarak başını salladı. “Kütüphaneye lordumuz ve Bay Satterly için bira, Fenton.”

“Tabii hanımım.” Fenton eğildi ve gitti.

Antonia bakışlarını Philip’in yüzüne çevirerek sakince gülümsedi. “Henrietta Halama geldiğinizi haber vereceğim. Uykusundan henüz uyandı. Yarım saate kadar sizi kabul etmekten kıvanç duyacaktır. Şimdi müsaadenizle… “

Philip başını kaldırdı. Hugo zarif bir şekilde reverans yaptı. “Sizinle akşam yemeğinde görüşmek için sabırsızlanıyorum Bayan Mannering.”

Philip Hugo’ya sert bir bakış attıysa da, Hugo Antonia’nın gülümsemesine karşılık vermekle meşgul olduğundan fark etmedi. Philip Hugo’ya bakmaktan vazgeçti ve Antonia arkasını dönmeden önce hızlıca gözlerine baktı. Salon boyunca yürüyüşünü, merdivenleri çıkışını ve kalçalarının hafifçe sallanışını izledi.

Hugo boğazını temizledi. “Biraya ne oldu?”

Philip gözlerini Hugo’ya dikti ve hafifçe somurtarak kütüphaneyi işaret etti.

Antonia yatak odasına ulaştığında tekrar nefes alabildi. Bu küçük oyununun bu kadar zor olacağını tahmin etmemişti. Midesi hâlâ düğüm düğümdü. Kalp atışları normal ritmine ancak dönüyordu. Hassas biri için bu gerginlik normal değildi.

Kaşları hoşnutsuzlukla çatılmış halde kapıyı açtı. Pencereler ardına kadar açılmış, perdeler hafif rüzgârla sallanıyordu. Havadar odaya, yeşil çimler ve İtalyan bahçesinden bir parça lavantayla birlikte güller ve yaz mevsiminin kokusu dolmuştu. Antonia kapıyı kapattı ve odada yürüdü. İki avucunu da pencerenin pervazına koyarak öne doğru eğildi ve derin derin nefes aldı.

“Şu işe bakın, senin en sevdiğin yeni muslin elbisen!”

Antonia hızla dönerek hizmetçisi Nell’in açık gardırobun önünde durduğunu gördü. Sıska ve zayıf, gri saçları kendisine hiç yakışmayan bir topuz yapılmak üzere sıkıca gerilmiş Nell, kombinezonları ve iç etekleri uygun yerlere koymakla meşguldü. Görevini tamamlayınca, arkasını döndü ve Antonia’yı süzerken ellerini beline koydu. “Onu özel günler için sakladığını sanıyordum.”

Antonia’nın dudaklarına gizemli bir gülümseme yerleşti. Omuzlarını silkerek manzaraya geri döndü. “Bugün giymeye karar verdim.”

“Öyle mi?” Nell’in gözleri kısıldı. Bir eşarp yığınını alıp ayırmaya başladı. “Az önce gelen beyefendi miydi?”

“Evet. Ruthven.” Antonia pencere çerçevesine yaslandı. “Bir arkadaşını getirmiş. Bay Satterly.”

“Sadece bir tane mi?”

Nell’in ses tonu şüpheliydi. Antonia gülümsedi. “Evet. Akşam yemeğinde olacaklar. Ne giyeceğime karar vermeliyim.”

Nell homurdandı. “Fazla zamanını almaz. Londra’dan beyefendilerle masaya oturacaksan ya pembe tafta ya da fulya ipek giyeceksin.”

“Fulya ipek o zaman. Bir de saçımı yapmanı isteyeceğim.”

“Doğal olarak.” Nell gardırobun kapaklarını kapadı. “Aşağıya yardıma gitsem iyi olacak ama seni güzelleştirmek için geri döneceğim.”

“Hımm.” Antonia başını pencerenin çerçevesine yasladı.

Nell homurdanmayı keserek kapıya yöneldi. Eli kapı kolunun üzerindeyken duraksadı. Pencerenin yanındaki zayıf figüre şefkatle baktı. Antonia kıpırdamadı. Nell’in gözleri kısık, yüzü gevşekti.

“Efendi Geoffrey’yi hazırlanıp masaya gelmesi için uyarayım mı?”

Bu soru Antonia’yı daldığı hayalden çekip aldı. “Tanrı aşkına, evet! Geoffrey’yi unuttum ben.”

“İlk defa oluyor,” diye söylendi Nell.

Yatak direğine bakarak somurtan Antonia bunu işitmedi. “Onu masada yine bir kitaba gömülmemesi için uyar.”

“Tamam. Açıkça belirteceğim.” Nell suratsız bir ifadeyle başını sallayarak ayrıldı.

Kapı kapanınca Antonia tekrar bahçeye doğru dönerek hislerini ormanın güzelliğine bıraktı. Ruthven Malikânesi’ni çok seviyordu. Buraya geri dönmek ona eve dönmek gibi geliyordu. İçgüdüsel bir şekilde kendini Mannering Park’a değil, daima buraya, evin etrafındaki çok eski ve adeta devasa nöbetçiler gibi dikilen ağaçlarla çevrili, yumuşak bir hatla sıralanan tepelerin arasına ait hissederdi. Bu hisler ve Henrietta’ya olan sevgisi kararını etkilemişti.

Geoffrey’nin bir gün evleneceği göz önünde bulundurulursa, onun da aynısını yapmasının zamanı gelmişti. Yirmi dört yaşında birkaç talibi varsa da, alelade düşünmek onu buraya getirmişti. Ruthven Lordu Philip de henüz bir eş seçmemişti.

Antonia somurttu. İlk kez yaşadığı bu gerginlik hâlâ aklındaydı. Fakat onun kitabında korkaklığa yer yoktu. Bu akşamüzeri ilk adımı atmıştı. Artık rolünü oynaması kaçınılmazdı. Her şey bir yana, en azından denemezse kendini asla affetmezdi. Eğer Philip ona o gözle bakmazsa da varsın olsundu.

Halasına Philip’in gelişini haber vereceğini hatırlayarak silkelendi. Aynaya bakarak buklelerini kabarttı. Philip’in tespitini hatırlayınca parmakları hareketsiz kaldı. Dudakları seğirdi. Philip neredeyse düşüp bayılacak gibi olmuştu ki durum itibariyle bu oldukça cesaret verici bir düşünceydi. İnancına destek olan bu duruma sıkıca tutunarak halasının odasına yöneldi.

Alt kattaki kütüphanede, koca bir bardak kaliteli birayla kuvvetlenen Hugo, düşüncelerini merakını gidermeye yöneltti. “Mannering, Mannering,” derin derin düşündü ve bir kaşını kaldırarak Philip’e baktı. “Aileyi tam çıkartamadım.”

Philip hayatında gördüğü en hilekâr dudakların düşüncesinden sıyrılarak boş kadehini kenara koydu. “Yorkshire.”

“Ah, şimdi oldu.” Hugo bilge bir tavırla başını salladı. “Kuzeydeki vahşiler.”

“O kadar da kötü değil.” Philip arkasına yaslandı. “Mannering Park anladığım kadarıyla önemli bir yer.”

“Peki, o güzel şeyin burada ne işi var?”

“Henrietta’nın yeğeni. Babası Henrietta’nın tek kardeşiydi. Kendisi ve Leydi Mannering eskiden her yaz ziyarete gelirlerdi.”

Philip geçmişe daldı ve babasının en sevdiği av atına binen, uzun saçları örgülü genç kızı hayal etti. “Yaz boyunca gidip gelirlerken Antonia’yı burada bırakırlardı. Hep buralardaydı.”

Philip Antonia’dan on yaş büyüktü ama bu Antonia için engel teşkil etmiyordu. Philip Antonia ile birlikteyken hiçbir zaman yaşının ardına saklanamamıştı. Onun büyümüş de küçülmüş bir bacaksızdan, kıvrak zekâlı genç bir kıza dönüşmesini izlemişti ve şu anki haline alışması gerekiyordu.

“Babası öldükten sonra ziyaretleri de kesildi.” Philip durdu, hesap etti. “Bundan sekiz sene önce. Bildiğim kadarıyla, Leydi Mannering artık gidip gelmek için fazla yorgun olduğunu bildirmişti. Henrietta Antonia’ya çok düşkündü ve hâlâ düşkündür. Her zaman onları evlerine davet ederdi fakat görünen o ki Leydi Mannering kızını paylaşamadı.”

Hugo kaşlarını kaldırdı. “Yani nihayet Bayan Mannering annesinin pençelerinden kurtuldu ha?”

Philip başını salladı. “Leydi Mannering bir sene kadar önce öldü. Henrietta ısrarla yalvarmaya devam etti fakat Henrietta’nın sözlerini doğru hatırlıyorsam, Antonia, Mannering Park’ta kalıp kardeşine bakmak konusunda inat etmişti. Kardeşi Antonia’dan çok küçüktür.” Philip kaşlarını çattı. “Şu an kaç yaşında olacağını çıkartamıyorum. Adını bile hatırlamıyorum.”

“Her neyse, görünen o ki fikrini değiştirmiş.”

“Eğer Antonia’yı tanıyorsam, bu pek mümkün değil. Eğer garip bir şekilde değişmemişse tabii.” Bir süre sonra Philip anlatmaya devam etti. “Belki kardeşi Oxford’a gitmiştir?”

Arkadaşının bu mesafeli ifadesini inceleyen Hugo iç çekti. “Zaten durum ortada ama eğer fark etmediysen söyleyeyim, bu işte bir iş var.”

Philip Hugo’ya baktı. “İş mi?”

“Kızı gördün!” Hugo ayağa kalkarak elleriyle kızın bedenini tasvir etti. “Burada işte… Acayip güzel. Zevzek değil, yaşlı da değil bilakis bir orduyu bile durdurabilecek bir kadın ve görünüşe göre evli değil.” Hugo sandalyesine kurulurken başını iki yana salladı. “Mantıklı gelmiyor. Eğer senin dediğin kadar soylu ve iyi aileden geliyorsa yıllar önce biri onu havada kapardı.” Bir kez daha düşünerek sordu, “Kuzeyde de erkekler var, değil mi?”

Philip’in kaşları yavaşça kalktı. “Eminim var ve hepsi de kör olamaz.” İkisi de uzun bir süre boyunca durumu değerlendirdiler ki kendi deneyimlerine göre bu durum bir muammaydı. Philip nihayet, “Tam bir muamma,” dedi. “Her şeyi gayet net anladığına göre, bizim Bayan Mannering’i uzun yıllardır gören ilk kişiler olacağımız sonucuna varıyorum sevgili Hugo.”

Hugo’nun gözleri yavaşça büyüdü. “Annesinin onu eve hapsettiğini ima etmiyorsun umarım?”

“Hapsetmek değilse de onun gibi bir şey. Mannering Park ıssızdır ve anladığım kadarıyla Leydi Mannering bir çeşit münzeviydi.” Philip bacaklarını doğrultarak ayağa kalktı. Anlaşılması güç bir ifadesi vardı. Kollarını kavuşturarak Hugo’ya baktı. “Sanırım Henrietta’yı ziyaret etmeliyim. Bayan Mannering’e gelince, kuvvetle muhtemel, o konu annesinin rahatsızlığıyla ilgili.”

Leydi Ruthven, yani Henrietta Philip’le bu konuyu konuşurken çok daha sert ifadeler kullandı. “Bana soracak olursan, tam bir utanç. Hayır!” Elini kaldırdı. Pembe çenesi kızgınlıkla titriyordu. “Ölünün arkasından kötü konuşulmaması gerektiğini biliyorum fakat Araminta Mannering’in zavallı Antonia’yı ihmal etmesi kötülükten başka bir şey değildi!”

Henrietta’nın oturma odasındaydılar. Konforlu oda, çiçekler ve çiçek süslemeleriyle ferahlatılmıştı. Henrietta şöminenin yanındaki en sevdiği koltuğa oturmuştu. Philip onun önünde, bir kolu özensizce şöminenin mermerine uzanmış halde ayakta duruyordu. Odanın arka tarafında ise Henrietta’nın terzisi Trant, başı önde, kulakları kabarmış şekilde canla başla dikiş dikiyordu.

O an öfkeyle alevlenmiş olan soluk mavi gözlerini Philip’in yüzüne diken Henrietta devam etti. “Tabii, oranın yerlisi diğer hanımlar destek olmasa, o zavallı çocuk kadınlığa nezaket kuralları hakkında hiçbir fikri olmadan adım atacaktı.” İnatçı bir ifadeyle şalını kabarttı. “Ayrıca bunu söylemek bana acı veriyor ama eminim ki bu Araminta’nın aklının ucundan bile geçmiyordu!”

Henrietta, yüzünde hep kalacakmış gibi görünen korkunç somurtkanlığıyla öfkeli bir baykuşu andırıyordu. Philip onu teskin etmeye karar verdi. “Geldiğimizde Antonia’yı gördüm. Her zamanki gibi gayet kendinden emin görünüyordu.”

“Elbette!” Henrietta Philip’e küçümser bir tavırla baktı. “O öyle solup gidecek basit bir kız değil! Araminta o koca evin işlerini tamamen Antonia’nın omuzlarına yükledi. Doğal olarak misafirin nasıl karşılanacağını, nasıl ev sahibi gibi davranılacağını biliyor. Bunu yıllarca yaptı. Sadece bu da değil, evi idare ederken Geoffrey’nin tüm bakımını da üstlendi; onca sorumluluğun altında ezilmemesi bir mucize.”

Philip bir kaşını kaldırdı. “Omuzları üzerindeki yük kesinlikle onu direnmeye zorlamış olmalı.”

“Hıh!” Henrietta Philip’e bir bakış atarak koltuğuna kuruldu. “Öyleyse bile doğru olan bu değil! Zavallı çocuk yıllar önce meydana çıkarılmalıydı.” Sustu, bir püskülle boş boş oynadı ve başını kaldırarak Philip’e baktı. “Bilmiyorum farkında mıydın ama biz ona destek olmayı, onu Londra’ya götürüp insanlara takdim etmeyi önerdik. Biraz şımartılmasını sağlamak istedik. Baban ısrar etti; bilirsin, Horace Antonia’ya çok değer verirdi.”

Philip bunun hakikat olduğunun farkında olarak, başını salladı. Antonia on iki yaşında sıska bir çocukken bile, Philip’in babasının en sevdiği av atını neşeyle eyerleyip vahşi hayvanı yollarda uzun bir geziye çıkarırdı. Babası ise her zamanki gibi şaşkına döner, Antonia’ya kızmak yerine onu överdi. Antonia’nın özgüvenine duyduğu hayranlığı hiç gizlememişti. Philip bu hayranlığı Antonia’yla paylaştığının farkındaydı.

“Tartıştık, hatta yalvardık bile fakat Araminta dinlemedi.” Henrietta’nın bakışları soğudu. “Antonia’yı hizmetçi yerine koyması son derece çirkindi. Kızın başka bir rol üstlenmemesini sağlamakta kararlıydı.”

Philip tek kelime etmedi. İfadesi mesafeliydi.

“Her neyse,” dedi Henrietta, sesi inkâr etmeye pabuç bırakmayacak bir tonda çıkıyordu , “Şimdi beni görmeye geldiğine göre, ben de Antonia’yla doğru düzgün ilgilenmeye kararlıyım.” Başını kaldırarak Philip’e meydan okurcasına bir bakış attı. “Onu Kısa Dönem* için Londra’ya götürmek niyetindeyim.”

Philip bir anlığına sarsıldıysa da sebebini idrak edemedi. Her zamanki soğukkanlılığına sıkıca tutunarak kaşlarını kaldırdı. “Öyle mi?”

Henrietta, kararlılığını anlamlı şekilde destekleyen bir tavırla başını sallayarak sözlerini onayladı. Ardından bir anlık suskunluk olduysa da Philip bunu çekinerek bozdu. “Acaba aklında başka bir…” aheste aheste elini salladı “…plan olup olmadığını öğrenebilir miyim?”

Henrietta’nın kırışık yüzü mutluluk verici bir gülümsemeyle aydınlandı. “Tabii ki ona bir koca bulmak niyetindeyim.”

Philip bir anlığına kaskatı kesildi. Umursamaz bir ifade takındı. Sonra gözkapaklarını indirerek gözlerini gizledi. “Tabii ki.” Nezaketle eğildi. Doğrulduğunda, ifadesi ses tonu kadar yumuşaktı. “Hugo Satterly aşağıda. Onun yanına dönmeliyim. Müsaadenle.”

Kapı Philip’in ardından kapanıp, adımları koridorda uzaklaşmaya başlayınca Henrietta neşeyle kıkırdadı. “Bence hiç fena bir başlangıç olmadı.”

Trant Henrietta’nın arkasındaki yastıkları kabartmak ve şallarını düzeltmek için geldi. “Görünüşe göre çoktan karşılaşmışlar.”

“Aynen öyle. Bundan daha büyük şans olamaz!” Henrietta gülümsedi. “Antonia’nın seni uyuyup uyumadığımı kontrol etmen için göndermesi de öyle. Philip’in tam o anda gelmesi kaderin bir lütfu.”

“Belki öyle, fakat o pek tutulmuş gibi görünmüyor. Fazla umutlanmamalısınız.” Trant sahibesinin merhum Lord Ruthven ile evliliğinden beri yanındaydı. Lord Ruthven’e takdim edilmek için önemli davetlere katılmak üzere sıklıkla gelip giden ve hanımefendinin varisi olmayı arzulayan genç hanımlar görmüştü. “Eğer bu iş başarıya ulaşmazsa üzüldüğünüzü görmek istemiyorum.”

“Saçmalama Trant!” Henrietta yardımcısına bakmak için döndü. “Philip’i gözlemleyerek geçirdiğim on altı seneden tek bir şey öğrendiysem, o da kimsenin onun davranışlarından anlamlar çıkarmaması gerektiğidir. İkna olduğum üzere, hisleri müthiş bir ilgisizlikle körelmiş halde, hatta aşk söz konusu olduğunda ancak bir kaşını kaldırıp yumuşakça kibar bir yorum yapıyor. Emin ol ki Philip’ten ne ateşli konuşmalar ne de açık seçik beyanlar duyamazsın. Her ne olursa olsun, ben kararlıyım Trant.”

“Belli oluyor.”

“İsteksiz üvey oğlumun Antonia Mannering’e ayağından zincirleneceğini görmeye kararlıyım.” Henrietta ellerini bunu vurgularcasına koltuğunun kolçaklarına vurdu ve pencerenin yanındaki koltuğa oturan Trant’e döndü. “Kabul etmelisin ki Antonia’da Philip’in ihtiyacı olan her şey var.”

Trant gözlerini dikiş tezgâhından kaldırmadan başını sallayarak onayladı. “Her şey ve daha fazlası… O konuda hiçbir itirazım olmaz. Gözümüzün önünde yetişti ve geçmişini biliyoruz. İyi biri, soylu ve aranılacak tüm vasıflara sahip.”

“Aynen öyle.” Henrietta’nın gözleri parıldadı. “Tam Philip’e uygun bir eş. Tek yapmamız gereken bunu Philip’in de fark edeceğinden emin olmak. O kadar da zor olmamalı. Philip kıt beyinli değil sonuçta.”

“Eğer bilmek isterseniz, beni endişelendiren de bu.” Trant kumaşın ipliğini kopardı ve sepetine uzandı. “O uyuşuk haline rağmen, çoğu durumda fazlasıyla uyanıktır. Eğer planlarınızı sezinlerse tasmayı sıyırabilir. İkna edilmekten nasıl hoşlanmıyorsa, kızdan da aynı şekilde hoşlanmayabilir. Demek istediğimi anlıyorsunuzdur.”

Henrietta yüzünü buruşturdu. “Anlıyorum elbette. Bayan Locksby ve ailesini bir haftalığına davet edip Philip’in burada olacağına dair söz verdiğimde neler olduğunu unutmadım. Hatırladın mı?” Henrietta’nın tüyleri ürperdi. “Bayan Locksby’ye değil, annesine bir kez bakıp Belvoir’de bir işi olduğunu hatırladı. Ne kargaşa ama… Bütün haftayı bunu telafi etmeye çalışarak geçirdim.” Henrietta içini çekti. “En kötüsü ise o haftanın sonunda Bayan Locksby ile evlenmediği için minnettardım. Annesiyle akraba olmaya katlanamazdım.”

Trant’ten fazlasıyla bastırılmış bir kahkaha duyulur gibi oldu.

“İşte öyle.” Henrietta şallarını kabarttı. “Buna dikkatle yaklaşmamız gerektiğini bildiğimden emin olabilirsin. Sadece Ruthven yüzünden de değil. Seni uyarıyorum Trant, eğer Antonia planlarım hakkında en ufak bir kuşkuya kapılırsa büyük ihtimalle pek… işbirliğine yanaşmayacaktır.”

Trant başını salladı. “Evet. O da Philip gibi sıkıya gelemez.”

“Aynen öyle. Fakat sevseler de sevmeseler de ben bunu vazifem olarak görüyorum Trant. Daha önce de söylediğim üzere, Ruthven’i eleştirmek benim haddime değil, fakat özellikle bu durumda, tembelliği, soyuna ve ailesine karşı olan sorumluluklarını ihmal etmesine sebep oluyor. Evlenmeli ve çoluk çocuğa karışmalı. Otuz dört yaşına geldi ve hâlâ Eros’un oklarına yenik düşmüş değil.”

“Aslında,” diye devam etti Henrietta fikrinden dolayı heyecana kapılarak, “Tamamen kabul ediyorum ki Philip’i hassaslaştırmak çok cazip bir iş olsa da planımızı ihtimaller üzerine kuramayız. Hayır! Elimizden geleni gayet incelikle yapmalı, aralarında bir ilişki başlatmalıyız. Antonia ne düşünürse düşünsün, şu anda benim sorumluluğum altında. Ruthven’e gelince…” Henrietta elini geniş göğsüne koymak için durdu “merhum babası için onu uygun bir şekilde baş göz etmeyi kutsal görevim olarak kabul ediyorum.”

—-

* Ç.N: Kısa Dönem (Little Season): George dönemi İngilteresi’nde, eylülden kasım ortasına kadar süren, zengin ve soylu üst kesim sosyetenin Londra’da sosyal amaçlarla bir araya geldiği dönemlerden biri. Diğeri Londra Dönemi (London Season) olarak anılır ve Paskalya’dan haziran sonuna kadar sürer.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıUygun Bir Eş
  • Sayfa Sayısı288
  • YazarStephanie Laurens
  • ÇevirmenMurat Sarlıcalı
  • ISBN9944824736
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon Yayınları / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur