Bendeniz, bir sessiz film piyanisti gibi dışarıdan eşlik ettim olaylara. Hayat, büyük hesabıyla akıp giderken ben, karanlık odalarda, ince dökümlerle uğraştım. Ta gençliğimden başlayarak. Sizin gibi gençlerin bugün iki saniyede elde edebildiği ortalamaları bulayım diye günlerce güneşe çıkmadım, çevreme karşı dalgınlaştım, sevdiklerimi görmedim, günah işledim. Tek isteğim, devletimizin ayakta kalmasıydı. Kaldı da. Bizim kuşak bitene kadar da kalacak. Sonrasını bilemem. Ne çalkantılı yıllar atlattık biliyorsunuz, yine atlatır mıyız, bilemem.
Tomris Uyar, Yaz Düşleri Düş Kışları’nda hayatın içinden gelen, yalın, bütün olağanlığıyla akıp giden öykülere yer veriyor. Kimi kendi gündelik yaşamında türlü karabasanla mücadele eden, kimiyse yaşama dair büyük hayaller kuran karakterler üzerinden şekillenen bu öyküler, herkesin yaşadığı veya yaşayabileceği olaylara, gördüğü veya görebileceği düşlere ev sahipliği yapar.
İçindekiler
Kuskus …………………………………………………………………… 11
Filizkıran Fırtınası …………………………………………………….. 19
Metal Yorgunluğu …………………………………………………….. 31
Beyaz Bahçede ………………………………………………………… 47
Oyun ……………………………………………………………………… 55
Bayırdaki Ilgım ………………………………………………………… 63
Zula ………………………………………………………………………. 73
Rus Ruleti ………………………………………………………………. 79
Kuşluk Rakısı ………………………………………………………….. 95
KUSKUS
“Öfff… Kış!..” Yaşlı kadın, pencereden bakarken, bir an, beyaz kolalı perdeyi rasgele tutmuştu. Ama dışarıdaki inatçı kışın basıncını, karla kaplı, suskun, uçsuz bucaksız kırları görünce dizleri titredi, tutundu perdeye, asıldı. Bir şeylerin bir daha geri gelmemecesine kayıp gittiğini düşündü: Adları olmayan yılların, günlerin, birtakım tekdüze mevsimlerin, kışların… Bahar, yüzünü bir gösterse, gelinciğe keserdi bu bayır, papatya kesilirdi tepeden tırnağa. Her gün bir daha bir daha biten ama hiç sona ermeyen, böyle içini karartan şeyler gelmezdi aklına. Düşlerden arta kalan tedirginlikler, havaya karışıp giderdi. “Demek burası değil,” dedi konuk. O ânın gerçek sesi çağırıyordu; döndü yaşlı kadın. “Burası değil, o kesin… Bambaşka bir oda. Başka bir evde.” Pencere, şu mutfak penceresi ama salona götürülmüş. Yalnız pervazı var. Araladın mı, karşına salonun duvarı çıkıyor yine. Kim bilir, belki de eskiden oturduğum evlerden biri, çıkaramıyorum. Bir de sobayı tanıyorum. Rahmetli babamın pek sevdiği kırmızı kömür sobası. Çıtır çıtır yanıyor. Bizim beyin aldığı kırmızı saplı kürekle kırmızı kömür kovası da yanında duruyor. Ohh ne güzel! diyorum düşümde. Geçenlerde, şu sobayı yüklükten çıkarıp kurmalı, bir güzel ısınmalı, ohh ne güzel, demiştim. “Demek düşüne oradan girmiş,” dedi konuk. Konuk, mutfak masasının başında oturuyordu; sırtı öyküye dönüktü. Omuzlarına geniş bir kol halinde dökülen parlak saçları dışında, gençliğini ele veren hiçbir özelliği yoktu. Zincirleme sigara içiyordu. Önündeki kül tablası dolmuştu, kalkıp dökmeyi erteliyordu boyuna. Yaşını yaşama usancı, hantal sırtından başlıyordu, kambur oturuşundan; sarı lekelerle kaplı bakımsız ellerinde boş verdiciliğe, ayaklarında miskinliğe dönüşüyordu. “Eeee sonra?” dedi kalkmayı biraz daha ertelemek için. “Bu masada oturuyoruz. Herkes var. Hepsi. Sofram dolmuş, eski günlerdeki gibi. Üstüm başım un içinde. Berekettir un. Mantı açmışım. Bunun annesiyle babası da gelmişler.” Sofradaki halıya dökmüş, şoförcülük oynayan çocuğu gösterdi. “Demek pazar günü,” dedi konuk. “Sen pazarları mantı açarmışsın ya bir zaman.” “Yaa,” dedi yaşlı kadın şaşkınlıkla. “Demek düşümde eski bir pazar günü!” Halının üstünde şoförcülük oynayan çocuk, dışardaki el değmemiş kıştan, yorgun yorgun akan bu konuşmadan sıkılmıştı. Tencere kapağını sağa çevirdi. Halının sağındaki kara şeritte ilerlemeye başladı. Kırmızı çiçeklerin, “Dur!” uyarılarına, karmaşık sarı dalların, “Geç!” diyen ellerine uyarak sürdü arabayı. Göbekte duraladı, karşıdan gelenleri kolladı. “Annem gelemez ki pazarları,” dedi. “Pazarları, annem yemek yapar, çamaşır yıkar.” “Yalan söyleyecek değilim ya,” dedi anneanne sitemle. “Annen gelmiş diyorsam gelmiştir. Demek o gün işi yokmuş. Yemeği, çamaşırı falan cumartesiden…” “Çocuk bu, aklı ne erer?” dedi konuk. “Dileğin düşünde gerçekleşmiş ya, ona bak sen. Sofran dolmuş ya…” “Yaa dolmuş. Herkesin tabağına kepçe kepçe mantı dolduruyorum. Bunun annesinin tabağına da. Ses çıkarmadan yiyor.” “Ben asıl senin için üzülüyorum anacığım,” dedi konuk. “Hani yeri geldi de söylüyorum. Ne biçim evlat bunlar? Kızın, aramaz sormaz. Damat, bir pazarları uğrar, o da bunu getirmeye. İnsan merak etmez mi, anamız ne yapıyor diye? Yalnız mıdır, hasta mıdır diye?” “Ne yapalım,” dedi anneanne. “Çalışan insan onlar. İkisi de sabahın kör karanlığından akşama kadar çalışıp didiniyorlar.” “Karısını çalıştıran adama koca mı derim ben? Kadın dediğin, evin süsüdür. Yemeğini yapar, çocuğunu paklar, büyütür. Yoksa neden evlensin ki kadın?” “Birbirlerini seviyorlar,” dedi anneanne. “Seviyorlarmış, öyle diyorlar. Kaç yıldır değişmedi.” “Tanrı’nın günü, öğlenleri dönerli sandviç, akşamları patates kızartması, biftekle sevgi mi olurmuş? Sendeki beceriden şu kadarcık kapsaydı kızın bari… Senin üstüne var mı kadınlıkta? Ânında pişirir, kotarırsın. Hem de hiç yakınmadan, özenle. Şu mahallede, helvası senin elinden çıkmamış bir ölü yoktur. Senin ıspanaklı kol böreğini, senin kekini, pastanı tatmamış tek çocuk yoktur. Ne demek bunlar, düşünmüyorlar. Yemezsin yedirirsin sen. Şuncacık kapsalardı…” Anneanne eğildi, fırının kapağını açıp tepsiyi inceledi. Şimdi mutfak, süresi dolmuş, zamanı gelmiş, sanki kendi kokusundan gönenip kabarmış çikolatalı kek kokuyordu. Her pazarki gibi.
Anneanne doğrulduğunda, yüzü kıpkırmızıydı. Tatlı düşkünlerinin yanaklarına derin çizgilerle yerleşen, boğazlarındaki obur yumrulara çöken morumsu kırmızı, yüzünü yalazlayıp geçti. Konuğun bunca açıksözlü –ne açıksözlüsü patavatsız, densiz– konuşmasından da sıkılmıştı. Kol kırılır ama yen içinde. Töreler böyle. “Dün akşamki kuskus nasıldı, onu söyle sen,” dedi; konuyu değiştirdi. “Nefisti anacığım,” dedi konuk, “nefisti tek kelimeyle.” “Unutturma da giderken bir tas daha vereyim. Senin mutfak soğuk oluyor akşamları, uğraşmazsın. Giderken…” “Eksik olma,” dedi konuk. (Kül tablasını uzattı) “Ayaktayken döküverir misin şunu? Haa, ne diyordun sen sahi?” “Anneanne, kek olduysa ver bana, acıktım,” dedi çocuk. “Biraz soğusun da,” dedi anneanne, “düzgün kesebileyim. Sen arabanı sürene kadar soğur.” “Nereye süreyim anneanne?” “Ne bileyim, uzaklara, gelincik tarlalarına.” “Gelincik, kırmızı bir hayvan mıdır anneanne?” “Dur, aklımı karıştırma şimdi… Gaz bulabilmiş mi seninki dün? Hani daireden bir arkadaşı verecekmiş demiştin.” (Konuğa dönmüştü.) “Bulmuş bulmuş,” dedi konuk. (Yeni bir sigara yaktı.) “Yemek pişirebileyim diye bir bidon gaz getirmiş dün gece; mutfak sobasına da.” “Duydum,” dedi anneanne gururla. “Dün gece geç geldi, değil mi? Emine’nin oğlu kapıyı sürgüledikten sonra. Gece yarısını geçe. Su içmeye kalkmıştım da, oyalandım. Keke kabartma tozu kalmış mı diye dolabı karıştırırken duydum. Apartman kapısı açıldı, bir şangırtı duyuldu. Göz deliğinden bir baktım; seninki. Azıcık yalpalıyor gibiydi, demek bidonun ağırlığındanmış.” İki kadın, kısa sürede önce bir içtenliği, sonra bir düşmanlığı en sonunda da bir uzlaşmayı paylaştılar: “Ben yemek yapamayınca, lokantaya gidiyor arkadaşlarıyla zavallı,” dedi konuk. “Bizimki midesine düşkündür. Öyle patates kızartmasıyla, çırpıştırma yemekle doymaz. Senin kadınlığını öve öve bitiremez ya o yüzden. Hep söyler: Çalışan kadın, kadın olmaktan çıkıyormuş.” “Eksik olmasın,” dedi anneanne. “Unutturma da giderken…” “Anneanne, trafik tıkandı, ben de acıktım,” dedi çocuk. “Dur yavrum, dur benim görmemiş evladım. Dur da kek keseyim sana.” Kulaklarına yapışık pul altın küpeleriyle, gergin teni, kışkırtıcı gamzeleriyle, boyutları bir anda değişime uğramış dev bir kız çocuğu oluverdi. Terli avuçlarını saçlarında gezdirdi. “Yaa işte böyle,” dedi anneanne, konuk gittikten sonra. “Haftaya yine kek mi yapayım sana?” “Yine yap, seviyorum,” dedi çocuk. “Beni de seviyor musun?” “Seviyorum.” “Ya o ablayı?” “Onu sevmiyorum,” dedi çocuk. “Kötü bir kadın o.” “Sus, öyle şeyler söyleme!” “Düşünde annem varsa, buraya gelir demektir, di mi anneanne? Pazarları bizimle kek yer demektir, di mi? Yalan düş görmezsin sen?” “Yaa,” dedi anneanne. “Benimle kalsaydın, geceleri neler anlatırdım sana, kekler pişirirdim, muhallebi yapardım, ne istersen onu. Masal anlatırdım, bulmaca öğretirdim.” “Annem de öyle diyor zaten,” dedi çocuk. (Direksiyonu yine sola kıvırdı, önündeki arabayı vınnn diye geçti.) “Ne diyor benim için?” “Elinden gelse, kapı kapı dolaşıp doyurulacak adam arayacak, diyor. Yemek yapmayı hep bir tuzak olarak kullandı, diyor. Hiçbir zaman hiçbir şeyi sevmedi gerçekten, diyor. O kadın var ya, o asalak, diyor komşu abla için, ona bile sömürülmeye razı, düşün artık, diyor.” “Kime diyor bunları?” “Babama,” dedi çocuk, “dün gece konuşurlarken duydum.” “Bizim konuşmalarımızı da duydu,” diye düşündü anneanne. Kıpkırmızı kesildi. “Evler böylesine küçüldükten sonra ne gelir elden. Kol kırılır yen içinde ama nasıl. El kadar çocuklar bile her şeyi duyuyorlar artık.” “Sonra annem diyor ki anneanne,” dedi çocuk. “Rahmetli babama, son günlerinde bir gelincik şerbeti bile yapmamıştı, diyor. Nasıl olsa ölecek, artık işine yaramayacak diye uğraşmamıştı. Onca yıllık kocası kanser sancıları çekerken, geceleri inim inim inlerken, Avrupa’dan getirttiği kulak tıkaçlarını takardı, diyor. Dünyaya sağır, acımasız, çağı geçmiş bir kadındır. Bakma sen yemek diye tutturmasına… Amacı, asalakları çevresine toplamak, övülmek. Yoksa hiçbir şeyi sevmez o. Babamı bile sevmedi. Sofrasına adım atamam bir daha, diyor.” Düşten savrulan bulmaca karesini köşeleri tutan renklerden kavradı anneanne, yakaladı, soluk soluğa bulmacadaki yerine yerleştirdi. Önce hep ihtiyar görünüşüyle rahmetliyi oturttu masanın başına.
“Evet evet, bir de genç kadın vardı sofrada,” dedi içinden titreyerek. “Eski mahalleden biri olabilir. Adı dilimin ucunda ama haykıramıyorum ki, çenem kenetlenmiş sanki.”
Düşün çırpıntıları, som bir taş oldu, yüreğinin kesesinden koptu, yüzeye doğru ağmaya başladı. “Bizim bey, ona dönüyor, su istiyor. Kızıyorum; tanımadığım birinden su nasıl istersin? Davranacağım, yerimden kalkacağım ama etekliğim yokmuş üstümde. İç gömlekliymişim. Bağırarak bozacağım düşü, gerekirse mantının suyu kan kessin, yeter ki düş bozulsun, diyorum uykuyla uyanıklık arasında. Derken bir bakıyorum, kızın yüzü benim yüzüm oluyor. Tamam, tamam. Ama sofradaki o adam, o kara gömlekli, uğursuz yeşil gözlü adam bırakmıyor ki, rahat vermiyor ki. Gülüyor boyuna. Gülüyor. O gülünce şaşırıyorum ne yapacağımı, bağıramıyorum.” Yüreğinin dibinden ağan korku, derisinin gözeneklerinden fışkırdı. Tutamadı kendini, “Annen ne bilecek,” dedi ağır ağır, “ben dedene daha dün gece gelincik şerbeti verdim.” Çocuk umursamadı, halının ucuna gelmişti artık. Direksiyonu elinden bıraktı. “Gelincik, kırmızı bir hayvan mıdır?” “Yok canım,” diye toparlanmaya çalıştı anneanne. “Çiçektir. Renk renk bir cam parçasını andırır. Kış bittiğinde kırlarda görünür. Kırmızıdır, doğru. Düşler gibi. Uzaklardaki bayırlar gibi.” “Halının ucuna geldim,” dedi çocuk. “Arabayı uzaklara sürmem gerek ama annem bırakmıyor. Sakın uzaklaşma buralardan, sesimi duyabileceğin yerlerden uzaklaşma, diyor.” “Doğru söylüyor,” dedi anneanne. “Peki uzaklara gitmeyeceğim ama söyle: Bu halının, bu kırların ötesinde kimin evi var anneanne?” Kapının zili çalıyordu. “Dur canım, belki baban gelmiştir seni almaya,” dedi anneanne.
….
Bu kitabı en uygun fiyata Amazon'dan satın alın
Diğerlerini GösterBurada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.
- Kategori(ler) Öykü
- Kitap AdıYaz Düşleri Düş Kışları
- Sayfa Sayısı104
- YazarTomris Uyar
- ISBN9789750765957
- Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton Kapak
- YayıneviCan Yayınları / 2025
Yazarın Diğer Kitapları
Aynı Kategoriden
- Hakkında Hiçbir Şey Bilmediğim Şeyler ~ Patrick Ness

Hakkında Hiçbir Şey Bilmediğim Şeyler
Patrick Ness
“Patrick Ness’in bu seçkisi yenilikçi ve cesur olmanın yanı sıra yaratıcılıkla bezeli.” Daily Telegraph İnsan ayrıksı çocuğu daha çok sever, değil mi? Canavarın Çağrısı kitabından tanıdığımız...
- Muhbir ~ Joseph Conrad

Muhbir
Joseph Conrad
Dünya edebiyatında “denizlerin yazarı” olarak ün yapmış olan Joseph Conrad’ın Muhbir adlı bu kitabındaki ilk iki hikâye, yine denizdeki yaşama odaklanırken, diğer altısı, Conrad’ın...
- Sihirli Çakı ~ Aydın Karasüleymanoğlu

Sihirli Çakı
Aydın Karasüleymanoğlu
— Bu çakıyı babam bana armağan etti. Bunu iyi sakla ve beni özlediğin zaman yüzüne sür. Böylece benim tarafımdan okşandığını anlayacaksın… Rasim, babasının bu...






