Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Her şeyden çok sevdiğiniz insanın öldürüldüğünü bilseydiniz ve intihardan önceki tek seçeneğiniz zamanı tersine çevirip bu cinayeti önlemek olsaydı, dünyanın akışını değiştirme pahasına bunu yapar mıydınız?

Veya yaşadığınız zamandan çok sıkılıyor olsaydınız ve bir başka zamanda ve boyutta aşık olma ihtimaliniz olduğunu öğrenseydiniz, bu zamana gider miydiniz?

Ya da bir dedektif olsaydınız ve gelecekten gelen birinin sizin zamanınızda işlenen cinayetlerden sorumlu olduğunu öğrenseydiniz, onu tutuklamak üzere geleceğe gider miydiniz?

Zaman dokusundaki parçalanmalarla başınızın döndüğünü hissedecek, kendinizi alternatif dünyalar ve olasılıklar girdabında bulacaksınız. Şaşırtmacalarla dolu, tarihin yazılmış ve yazılmamış sayfaları arasında kaybolmanızı sağlayacak, aşk ve gerilimin sarmaşık gibi birbirine dolandığı, mantığınızın sınırlarını zorlayacak benzersiz bir başyapıt.

Eleştirmenler tarafından çağımızın en özgün ve geleceği en parlak yazarlarından biri olarak gösterilen Félix J. Palma kitaplarıyla yüzden fazla ödüle layık görülmüştür. Zaman Haritası otuzdan fazla ülkede yayınlanmış ve ona yüksek prestijli Ateneo de Sevila XL Ödülü’nü getirmiştir.

“Baştan sona bir mucize… Bir başyapıt.”
-Que Leer-

“Hem şaşırtıcı hem olağanüstü. Hem büyüleyici hem de dahiyane. Felix J. Palma yalnızca güzel bir kitap yazmakla kalmamış aynı zamanda mantık sınırlarını zorlayan bir konuda eşsiz yeteneğini gözler önüne sermiş.”
-M.J. Rose-

“Çağının ötesinde bir okuma zevki sunuyor.”
-The Washington Post-

“Bu harika yolculuğa çıkanlar… ödüllendirileceksiniz.”
-Booklist-

“Felix Palma kurgu yaratmada benzeri görülmemiş bir yeteneğe sahip.”
-Kirkus Reviews-

“Merak uyandırıcı bir gerilim.”
-Publishers Weekly-

***

1

Babasının salondaki camlı dolapta duran biiyük silah koleksiyo­nundan sadece bir tek silah seçmek zorunda kalmasaydı, Andrew Harrington birkaç kez ölmeye razı olurdu. Andrew karar verme konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştı. Aslına bakarsanız, haya­tında bir sürü yanlış seçim yapmış ve sonuncusu yüzünden haya­tı kararma noktasına gelmişti.

Hiçbir hatanın öğretici olmadığı bu hayat sona ermek üzereydi. Bu kez doğru kararı verdiğine emindi, çünkü karar vermemeye kararlıydı. Gelecekte artık hata yapma şansı yoktu, çünkü bir gelecek olmayacaktı. O silahlardan birini sağ şakağına dayayarak bu ihtimali ortadan kaldıracaktı. Başka hiçbir çözüm yolu göremiyordu: Onun için geçmişi silip atmanın tek yolu, geleceği yok etmekti.

Camlı dolapta duran ve babasının savaştan döndükten son­ra büyük bir zevkle topladığı öldürücü aletleri gözden geçirdi. Babası silahlar konusunda adeta bir fanatikti, ama Andrew onun bunları, bir insanın kendini yasadışı yollardan öldürmek için yeni yollar düşünme hasretiyle topladığından kuşkuluydu. Babasının tam aksine, Andrew insanın parmak uçlarına fırtına getiren ve savaşı teke tek çatışmanın tatsızlığından özgür kılan bu uysal gö­rünüşlü, can sıkıcı aletlere bakarken sakin ve duygusuzdu.

Orada yırtıcı hayvanlar gibi durmuş bekleyen silahlara ba­karken, her birinin içinde nasıl bir ölüm gizlendiğini düşünme­ye çalıştı. Beynini patlatmak için acaba babası ona bu silah­lardan hangisini tavsiye ederdi? Barut ve saçmayla namludan doldurulup her atışta bir kağıt tamponla sıkıştırılan bu çakmaklı silahlardan biriyle gelecek ölümün asil ama berbat, can sıkıcı bir olay olacağını düşündü. O, kadife astarlı tahta kutuların­da duran daha modern tabancaların birinden gelecek ani ölümü yeğliyordu.

Kullanımı kolay ve güvenilir bir silah gibi görünen tek atım­lık bir Colt tabancayı düşündü – ama Vahşi Batı Maceralarında Buffalo Bill’in bu tabancalardan birini kullandığını görmüştü. Onun bir sürü ithal Kızılderili ve afyon yutturulup uyuşturul­muş gibi görünen bir düzine yaban sığırıyla sergilediği acına­cak okyanus ötesi maceralardan biriydi bu. Ölüm onun için bir macera değildi. Kanun kaçağı Jesse James’i öldüren güzel bir Smith & Wesson için kendisini yeterince değerli bulmuyordu ve Britanya koloni savaşlarında saldıran düşmanları geride tut­mak için özel olarak tasarlanmış Webley’i de fazla hantal bul­duğu için istemedi.

Bir süre sonra babasının çok sevdiği döner namlulu Pepperbox silaha baktı, ama bu komik derecede gösterişli silahın yete­rince etkili, güçlü bir atış yapabileceğinden pek emin olamadı.

Sonunda, hayatını bir kadın okşayışı zarafetiyle alacak olan sedef işlemeli güzel bir 1870 Colt tabanca seçti. Babasının onu silahlarla oynamama konusunda kaç kez uyardığını hatırlayarak, silahı dolaptan alırken meydan okur gibi gülümsedi. Fakat ünlü William Harrington o sırada İtalya’daydı ve hiç kuşkusuz eleş­tiren bakışlarla Fontana de

Trevi’yi paramparça ediyordu. Onun intihar etmeye karar verdiği gün ailesinin Avrupa’ya seyahat et­mesi güzel bir rastlantı olmuştu. Onun bu davranışındaki gerçek mesajı (yalnız yaşadığı gibi, yalnız ölmeyi de yeğlediğini) anla­yabileceklerini sanmıyordu, fakat oğlunun ondan izin almadan intihar ettiğini öğrendiğinde babasının yüzünde belirecek nefret ifadesini hayal etmek Andrew için yeterliydi.

Mühimmat dolabını açtı ve şarjöre altı mermi koydu. Aslında bir mermi yeterdi tabii, ama neler olabileceğini kim bilebilirdi ki? Ne de olsa daha önce kendini hiç öldürmemişti. Ardından silahı bir beze sardı ve bir zaman sonra yiyeceği bir meyve gibi ceket cebine koydu. Daha da meydan okumuş olmak için dolap kapağını açık bıraktı. Keşke bu cesareti daha önce göstermiş olsaydım, diye düşündü.

Zamanında, babasına karşı koyabilseydi o hâlâ yaşıyor olacaktı. Ama bunu yaptığında, artık çok geçti. Sekiz yıl boyunca tereddüdünün cezasını çekmişti. O sekiz yıl zarfında acısı sadece artmış, zehirli bir sarmaşık gibi bedenini sarmış, ruhunu kemirmişti. Kuzeni Charles’in çabalarına ve diğer kadınların bedenlerinin tesellisine karşın, Marie’nin ölümünü, o büyük acıyı bir türlü unu­tamamıştı. Ama bu gece her şey bitecekti.

Memnun bir ifadeyle cebindeki silahı yoklarken, yirmi altı ölmek için iyi bir yaş diye düşündü. Silahı almıştı. Artık tek yap­ması gereken, seremoniyi gerçekleştirmek için uygun bir yer bul­maktı. Ve bu iş için tek bir uygun yer vardı.

Cebindeki silahın ağırlığı sanki uğurlu eşyasıymış gibi onu rahatlatıyordu. Hyde Park’ın Queen’s Gate’e çok yakın olan Kensington Gore’daki muhteşem Harrington Malikanesi’nin büyük merdiveninden indi. Otuzyıla yakın bir süredir içinde ya­şadığı binanın duvarlarına bakıp veda etmeye niyeti yoktu, ama istemeyerek de olsa, babasının holdeki büyük portresi önünde durup ona bakmaktan kendini alamadı.

Kırım Savaşı’nda genç bir piyade olarak savaşmış ve bir Rus süngüsü kalçasına sap­landıktan sonra hafifçe topallayarak yürümek zorunda kalan babası, yaldızlı çerçevenin içinden mağrur, emreder gibi ve onaylamayarak bakıyordu ona. William Harrington, evren san­ki işe yaramaz bir yermiş de ondan uzun zaman önce vazgeç­miş gibi, dünyaya tepeden bakardı.

Düşman süngülerinin gö­rünmesini engelleyen zamansız sisi, kuşatılmış Sivastopol şehri dışındaki savaş alanına indirmiş olan ahmak da kimdi acaba? İngiltere’nin kaderine hükmedecek ideal kişinin bir kadın olacağına kim karar vermişti? Doğu gerçekten de güneşin doğması için en uygun yer miydi?

Andrew babasını hiçbir zaman gözlerinde o zalim bakışlar ol­madan görmemişti ve bu nedenle onun böyle mi doğduğunu, yok­sa bu özelliği Kırım’da Osmanlılar’ın yanında savaşırken mi aldı­ğını bilmiyordu. Döndüğünde önünde şanslı bir hayat yolu açılmış olmasına rağmen, babasının yüzündeki o ifade, o bakışlar, hafif bir çiçek hastalığı izi gibi yok olmamıştı. Topallayarak ve bir baston yardımıyla yürümesinin ne önemi vardı ki? Portrede pos bıyıklı ve göze hoş görünen bir yüzü olan bu adam, şeytanla bir anlaş­ma yapmak zorunda kalmadan, bir gecede İngiltere’nin en zengin adamlarından biri oluvermişti.

Süngüsünü takmış, uzak topraklar­da savaşırken, şimdi sahip olduklarının küçük bir parçasını bile ha­yal edemezdi. Servetini nasıl kazandığı ise, ailenin en iyi gizlenen sırlarından biriydi ve Andrew’a göre tam bir gizemdi.

Genç adam için can sıkıcı an yaklaşıyordu, holdeki dolaptan han­gi şapkayı ve paltoyu alacağına karar vermeliydi: Ölürken bile şık olmalıydı. Andrew’u tanıdığım için bu sahnenin uzun ve sı­kıcı bir süre alacağını biliyor ve bunu anlatmaya gerek duymadı­ğımdan dolayı bu hikayeyi okumanıza fırsat tanıyorum. Öyle ki hikaye yeni başladı ve ben de bu anda anlatmaya başladım – tabii nasıl başlayacağıma karar vermek için ihtimaller arasında sıkışıp kaldığım da bir gerçektir.

Sonuna kadar okuyacağınızı farz ederek, hiç kuşkusuz ba­zılarınız hikayemi anlatmak için yanlış noktayı seçtiğimi düşü­neceksiniz. Hata yapmamak için kronolojik düzene saygı gös­termeli ve Bayan Haggerty’nin hikayesiyle işe başlamalıydım. Ama ortadan başlayan hikayeler de vardır ve bu da onlardan biri olabilir.

O halde, şu an için Bayan Haggerty’yi, hatta ondan söz etti­ğimi bile unutalım ve kalın bir palto, şapka ve soğuğa karşı da yanıklı eldivenler giymiş olarak malikaneden ayrılan Andrew’a dönelim.

Genç adam evden çıkıp, bahçeye kadar bir mermer dalgası gibi ayaklarının altından süzülen merdivenin başında durdu. Oradan, büyüdüğü çevreyi şöyle bir süzdü ve o anda, her şey planladığı gibi giderse buraları bir daha asla göremeyeceğini fark etti. Gece karanlığı Harrington Malikanesi üzerine çökmekteydi. Dolunay puslu gökyüzünde parlıyor, evin bahçesindeki, denizkızları ve di­ğer mitolojik yaratıklarla süslenmiş fıskiyeli büyük taş havuzlar – düzinelerce – çalılar ve çiçek tarhları ile kaplı biçilmiş çimleri aydınlatıyordu.

Babası çok sayıda heykel satın almıştı, çünkü tec­rübesiz, saf bir adam olarak, önemli bir kişilik olduğunu ancak bir sürii pahalı ve işe yaramaz eşya satın alarak gösterebiliyordu. Fıs­kiyeli havuzlar için harcadığı paralar doğal karşılanabilirdi, çünkü bunlar su sesleriyle gecenin havasını yumuşatıyor, fıskiyelerden fışkıran su seslerini dinleyenler gözlerini kapayıp insanı hipnotize eden şırıltılardan başka bir şey dinlemek istemiyorlardı.

Daha ilerde, düzgünce biçilmiş çimlerin ötesinde büyük bir sera, uçuşa hazırlanan bir kuğuyu andırıyordu. Annesi gününün çoğunu orada, kolonilerden getirilmiş tohumlardan elde edilen egzotik çiçekler arasında geçiriyordu.

Andrew başını kaldırıp dakikalarca gökyüzündeki dolunaya baktı. O anda insanoğlunun, Jules Verne ve Cyrano de Bergerac hikayelerinde olduğu gibi oraya ulaşıp ulaşamayacaklarını dü­şündü. Bir hava gemisiyle onun titrek ışıltılı yüzeyine ulaşabilse, ya da bir topla atılsa veya vücuduna bağlanan bir düzine çiyin bu­harlaşması sonucu Gascon kabadayısının kahramanı gibi oraya uçabilse orada ne bulurdu acaba?

Şair Ariosto dünyayı, delilerin düşüncelerinin ufak şişelere konduğu bir depoya dönüştürmüştü ama Andrew Ay’ı ölülerin olduğu bir yer olarak gören Plutarch gibi düşünüyordu. Andrew bu ölüleri işçi meleklerin inşa ettiği fildişi saraylarda ya da beyaz kayalardan yapılma mağaralarda, canlıların ölüm hakkında güvence belgesi almaları için ve bırak­tıkları yerden, yeniden hayata dönüşü barış içinde bekleyen var­lıklar olarak hayal etmekten hoşlanıyordu.

Bazen Marie’nin o anda, kendisine neler olduğundan haber­siz ve ölümün ona yaşamdan daha iyi bir varoluş sunduğu için minnettar olarak o mağaralardan birinde yaşadığını hayal ederdi. Marie, o soluk beyaz ihtişam içinde, Andrew’un sonunda karar verip beynini uçurarak onun yanına, yatağındaki o boş yeri dol­durmak için gelmesini sabırsızlıkla bekliyordu.

Genç adam aya bakmaktan vazgeçti ve faytoncusu Harold’a çevirdi gözlerini. Emrini dinlemiş, merdivenin başında, faytonun yanında bekliyordu. Faytoncu genç efendisinin merdivenden in­diğini görünce hemen koştu ve faytonun kapısını açtı. Andrew, Harold’ın enerjik davranışlarından hoşlanırdı, böyle enerjik bir adamın altmışına geliyor olmasına inanamıyordu.

Andrew, faytoncuya, “Miller’s Court,” diye emretti.

Harold bunu duyunca birden şaşırdı ve “Fakat efendim, ora­sı” diye kekeledi.

Andrew, “Bir sorun mu var, Harold?” diyerek onun sözünü kesti.

Arabacı, ağzı komik bir halde açılmış olarak bir an için onun yüzüne baktı ve sonra kendini hemen toparladı: “Hayır, efendim, hiçbir sorun yok.”

Andrew konuşmanın sona erdiğini belirterek başını salladı. Faytona bindi ve kırmızı kadife kaplı koltuğa oturdu. Pencere camındaki aksine bakıp umutsuzluk içinde içini çekti. Bu yorgun yüz gerçekten onun yüzü müydü yani?

Bu yüz, yırtık kenarından içindeki dolguyu kaybeden bir yastık gibi, hayatı farkında olma­dan yavaşça uçup giden birinin yüzüne benziyordu.

Bir anlamda doğruydu bu. Gerçi yüzü doğuştan gelen yakı­şıklılığını muhafaza ediyordu ama artık boş bir kabuğa benziyordu, bir kül yığını içinde belirsiz bir hal almış gibiydi. Ruhunu gölgeleyen üzüntü görünüşünü de etkilemişti: Başını öne eğmiş, yanakları çökmüş ve karmakarışık sakalı ile aynada kendisine bakan bu yaşlı yüzü tanımakta güçlük çekiyordu Andrew. Üzün­tü onu çökertmiş, cildini kırıştırmış ve asık suratlı bir yaratık ha­line getirmişti.

Şaşkınlığı geçen Harold’ın faytondaki sürücü koltuğuna otur­masıyla araba hafifçe sarsıldı ve Andrew da gece karanlığında camda görünen yüzüne bakmayı bıraktı. Hayatının son perdesi olan acı, felaket dolu performans başlamak üzereydi ve onun her anının zevkini çıkarmalıydı. Başının üstünde faytoncunun şak­lattığı kırbacın sesini duydu ve cebindeki silahı okşadıktan sonra, arabanın sarsıntısıyla sakinleşmeye çalıştı.

Fayton malikaneden ayrıldı ve yemyeşil Hyde Park’a bitişik olan Carriage Drive’dan aşağıya doğru yol almaya başladı. Ara­banın penceresinden dışarıya bakan Andrevv, yarım saatten daha az bir süre sonra East End’de olabileceklerini düşündü. Bu araba yolculuğu onu her zaman hem büyülemiş ve hem de şaşırtmıştı: Bu yolculuk ona, dünyanın en büyük metropolü olan, kollarıyla nerdeyse dünyanın beşte birini, Kanada’yı, Hindistan’ı, Avustral­ya ve Afrika’nın büyük bir parçasını sarmış, doymak bilmez dev ahtapotun başı ve çok sevdiği Londra’yı tek bakışta görebilme olanağı sağlardı.

Hızla doğuya doğru giderlerken, Kensington’ın sağlıklı ve nerdeyse kırsal atmosferi yerini Piccadilly’nin kalabalık kent ortamına ve onun ötesinde, karşılıksız aşkının intikamı için şeh­rin kalbine ok atan Anteros’un bulunduğu Circus’a bıraktı.

Fleet Sokağı’nın ilerisinde, yavaş yavaş St Paul Katedrali çevresindeki orta sınıfa ait evler belirmeye başlıyordu ve Ingiltere Bankası’nı ve Cornhill Sokağını geride bıraktıktan sonra, West End bitişiğin­de yaşayanların sadece Punch’dak’ı satirik karikatürlerden bildiği bir fakirlik her yanı kaplamaya başladı. Bu fakirlik Thames’dan yükselen pis kokulara karışırken, havayı tamamen kirletir gibiydi.

Andrew bu yolculuğu en son sekiz yıl önce yapmıştı ve o za­mandan beri, bir gün yeniden ve son kez olarak yapacağını bili­yordu, Bu nedenle, Whitechapel’a açılan Aldgate’e yaklaştıkları zaman biraz gergin olması hiç de şaşılacak bir durum değildi Bölgeye girerlerken sakınarak pencereden dışarıya baktı ve geçmişte olduğu gibi, yine o korku ve şüpheleri hissetti.

Yeniden utançla dolmuştu çünkü böcekleri inceleyen bir insanın tarafsız merakıyla yabancı bir dünyayı gözetliyordu – zamanla, duygu­larındaki ani çekilme, şehrin insan atıklarını attığı bu bölgede yaşayanlar için şefkat, acıma hissine dönüşmüş olsa bile böyle hissediyordu.

Şimdi hâlâ şefkat, merhamet hissetmesi için her türlü neden varmış gibi geliyordu ona: Londra’nın en fakir bölgesi son sekiz yılda çok az değişmişti. İyi aydınlatılmamış, sokak tezgahları, el arabaları ve hayatları İsa Kilisesi’nin karanlık gölgeleri altında geçen zavallı yaratıklarla dolu berbat sokaklardan geçerlerken, zenginlik arkasından da fakirlik getiriyor diye düşündü Andrew.

Şehrin parıltılı görüntüsü arkasında, Kraliçe’nin kutsamasıyla, insanların hayvan gibi yaşamaya mahkum edildiği bu cehennem gibi yeri keşfettiğinde önce şoke olmuştu.

Araya giren yıllar onun saflığını da götürmüştü: Londra bilimsel gelişmelerle değişme­sine rağmen durumu iyi olanlar köpeklerinin havlamalarını gramofona kaydederek ve Robertson’ın elektrik lambalarının pa­rıltıları altında telefonla konuşarak eğlenirken Whitechapel’da hiçbir gelişme olmaması, çürümüş kabuğu içinde, kendi pisliğin­de boğularak yaşaması onu şaşırtmıyordu artık.

Bu dünyaya girmenin elini eşek arılarının yuvasına sokmak olduğunu anlamak için dışarıya bir kez bakmak yetiyordu. Fakir­lik en çirkin yüzünü burada gösteriyor, aynı sinir bozucu, uğur­suz melodi burada çalmıyordu. Birkaç meyhane kavgası gördü, karanlık dar sokaklardan gelen çığlıklar duydu, çukurlarda yatan birkaç sarhoşa rastladı, çıplak ayakla dolaşan sokak çocuklarına baktı; bu suç ve cinayet krallığında, sokak köşelerinde, berbat görünen birkaç adamla göz göze geldi.

Lüks fayton birkaç fahişenin dikkatini çekti, ona seslendiler, eteklerini kaldırıp bacak aralarını gösterdiler ve onu yatağa davet ettiler. Andrew bu acınacak manzaraya bakarken bir yandan da üzülüyordu. Kadınların çoğu pislik içindeydi ve kötü muamele görmüşlerdi, vücutlarında müşterilerin bıraktığı izler görünü­yordu. En genç ve güzel olanları bile sefalet içinde yüzüyordu. Kaderlerine terk edilmiş bu kadınlardan birini kurtarabilmeyi ve Yaratıcı’nın ona verdiğinden daha iyi bir yaşam sunmayı isterdi fakat bunu yapamayacağını bildiği için öfkesi yeniden alevlendi.

Araba Ten Bells’den geçerken üzüntüsü iyice arttı, Dorset Sokağı’na doğru ilerleyip Crispin Sokağı’na dönerlerken teker­lekler gıcırdadı, bir süre sonra Marie ile ilk kez konuştuğu Britannia adlı birahanenin önünden geçtiler. Bu sokak onun son du­rağıydı. Harold faytonu Miller’s Court apartmanlarına giden taş kemerin yanında durdurdu ve aşağıya inip kapıyı açtı.

Andrew arabadan inerken birden başının döndüğünü hissetti. Etrafa bakınırken bacakları titriyordu. Girişin yan tarafındaki da­irelerin sahibi olan McCarthy’nin camları kirli dükkanına kadar her şey tamamen hatırladığı gibiydi. Gördüğü her şey zamanın Whitechapel’da da geçtiğini, şehri ziyaret eden kodamanlar ve piskoposların yaptığı gibi zamandan kaçmanın mümkün olmadı­ğını kanıtlar gibiydi ona.
Andrew, yanında duran faytoncusuna, “Sen eve dönebilirsin, Harold,” dedi.

Yaşlı adam, “Sizi ne zaman alayım, efendim?” diye sordu.

Andrew ne diyeceğini bilemedi ve gülmemek için kendini zor tuttu. Onu alacak olan tek araba, sekiz yıl önce sevgili Marie’sinden geriye kalanı almış olan Golden Lane morgunun ara­bası olacaktı. Arabacısına, “Beni buraya getirdiğini unut,” diye cevap verdi.  

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıZaman Haritası
  • Sayfa Sayısı532
  • YazarFelix J. Palma
  • ÇevirmenEnver Günsel
  • ISBN 9786054629220
  • Boyutlar, Kapak 13,5x21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviKORİDOR YAYINCILIK / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur