Paris’te bir sigorta şirketinde çalışan Cora Salme, doğum izninden döndüğünde kendini yeni yöneticilerle ve bıraktığından çok daha rekabetçi ve boğucu bir ortamla karşı karşıya bulur. Ekonomik krizin yankıları şirkette hissedilmektedir. İşyerindeki baskılar, bitmek bilmeyen yoğunluk ve stres genç kadının sınırlarını gitgide zorlar. Cora, iş hayatı ile Pierre ve küçük kızı Manon’dan oluşan minik dünyası arasında kendine nefes alabileceği bir alan yaratmaya çalışsa da gün geçtikçe içinden çıkamayacağı bir sarmalın içine düşer. Derken bir haziran sabahı tüm hayatı yerle bir olur.
Okuru Paris metrosunun koridorlarıyla La Défense’ın uğultulu ofisleri arasında gezintiye çıkaran Cora’nın Sarmalı, özgün ve akıcı bir dille çağımız kadınlarından birinin sarsıcı portresini çiziyor.
***
Cloé ve Ulysse’e
yolculuk için
1
Tüneldeki İnsanlar
Bizim türümüz dünya üzerinde aylak aylak 200- 300 yıldır geziniyordu ki bir sabah, saat 7.30’u vurduğunda Cora Salme, Paris metrosunun mavi beyaz seramikten koridorlarını yeni bir gözle görmeye başladı. İnce kumaştan bir pantolon ve en şık ceketini giymiş, babetleriyle başıboş adımlar atarak peronu arşınlıyor, kendisi gibi sonbaharı püskürtmeye can atan karaltıların arasında zikzaklar çizerek ilerliyordu. Duvar boyunca sıralanmış mozaik döşeli banklara, balık pulu şeklindeki demir iskeleti tehditkâr rayların üzerinde pırıldayan tonozlu tavana baktı ve bunları gayet güzel buldu. Neredeyse bütün hayatı boyunca Paris’te yaşamıştı ve metroya fazlasıyla alışıktı ama ancak yaz bittikten sonra, tatillerin onun içinde büyüttüğü güneşli kadın, aniden her zamanki yerine dönmek zorunda kaldığında metroyu yeniden görebiliyordu. Bu sefer annelik izni asıl düzenini askıya alma süresini uzatmasına, bazen haftanın hangi gününde olduklarını unutmasına, insanlarla buluşmak için koşturmak yerine onları yanına çağırmasına müsaade etmişti. Normal hayata geri dönüşün zor olacağını söyleyip durmak yerine bu geçici ilgi döneminden faydalanmak belki daha zekice olurdu.
Oradalardı, her tarafında. Peronda, dışarı çıkarken ya da yolculuk sırasında mümkün olduğunca az zaman kaybetmelerini sağlayacak yerlerde dikiliyorlardı. Uyanmışlardı, duş almış ya da en azından ellerini yüzlerini yıkamışlardı, kahvaltılarını etmiş ya da en azından bir bardak çay veya kahve içmişlerdi, uykudan ötürü hâlâ sarsak hareketlerle aynanın önünde üstlerini başlarını düzeltmiş, dışarı çıkabilecek bir hale gelmişlerdi. Gerçekte pek öyleymiş gibi bir izlenim yaratmasalar da onlara daha aklı başında bir hava verecek kıyafetler seçmişlerdi. Ve şimdi rayların kenarlarına sıralanmış, gözlerini trenin çıkacağı tünele dikmişlerdi ya da bırakmışlardı peronun diğer tarafındaki afişler retinalarına kazınsın; sonbahar ceketleri, çocuksuz çiftler için parlak sezon dışı tatilleri, hem dayanıklı hem ekonomik hem de sosyal huzuru sağlamak için yeterince modaya uygun olan okul çantası reklamları. Büyük çoğunluğu işe gidiyordu, devam eden projeleri sürdürme hevesiyle, işe yarama arzusuyla, baş döndüren hayatta kalma ihtiyacıyla yataktan çıkmışlardı. Tüm bunları sıradan bulmaya alışık olması nasıl da tuhaftı…
Vagona binerken kendisinin de yeniden işe döndüğünü, yeniden gemiye bindiğini düşündü. Aynı gemiye; yeniden mürettebatın bir parçası olarak. Yeni hayatım, diye mırıldandı, yeni hayatım başlıyor. Bu kalabalığın içinde, böylesine ince ve rahat hareket edebildiği bir vücudu olmasına şaşırıyordu. Bebeğe varlığıyla güven vermek istediği için bir refleksle sık sık elini 15 santimetre fazla önüne uzatıyordu, üç ay önce orada, tam da onu kendinden saymaya başlamışken ortadan kaybolan karnının gergin ve inanılmaz derecede hassas derisi vardı; sonra da Manon’un artık içeride olmadığına hayret edip bir panik dalgasıyla nerede olabileceğini merak ediyor, ardından dönüp dolaşıp ortada olan gerçeklerle yüzleşiyordu: Uykusunda kıpır kıpır Manon, yakınında durmak için yarışan müzikli timsah ve kedi ona göz kulak olurken yatağında uyuyordu; Pierre’le bir yerlerde geziniyordu ya da büyükanne ve büyükbabasının evindeydi veya bugünden itibaren yeni normalleri haline geleceği üzere bakıcısı Silué’deydi; başta içi endişe ve kıskançlıkla dolan ancak sonra günler geçtikçe Manon’u özlemesinin ikisinin tam da birbirleri için yaratıldığını gösterdiğine ikna olan Cora’nın sorumluluğu devrettiği bu haftanın ardından artık oradaydı. Çocuk bakımındaki baş döndürücü gelişimine rağmen, Silué’nin hareketlerindeki duru güvene hayran kalıyordu; Manon’un üstüne su dökerken, yüzündeki belirsizlik geçsin ve dişetlerini gösterdiği gülüşü geri gelsin diye beklerken, kat kat olmuş hassas etlerini hiçbirini atlamadan temizlerken, onu tek hareketle kurularken ya da tırnaklarını kesmek ve böylece Manon’un belli ki bir özellik haline getirmeye çalıştığı minyatür pençe darbelerinden kaçınmak için sıktığı küçük yumruklarını açarken.
Kolunu uzatmış ayakta kalmasını sağlayan metal boruya tutunan Cora, bacaklarında sabrını kaybeden kanı hissetmeye ve oturacak yer kollamaya başladı. Yakın zamana kadar hamile olan kadın statüsünü değerlendirip değerlendiremeyeceğini merak ediyordu ama karnı yeniden neredeyse düzdü ve ondan kesinlikle talep edecekleri kanıtları sağlayacak durumda olduğundan şüpheliydi. Zaten oturmayı başarsa bile, belki bu kan dolaşımı meselesini unutacaktı ama başka problemler ortaya çıkacaktı. Onlara, belli olmuyor ama biliyor musunuz vücudum hâlâ altüst halde, demek isterdi. Kuyruk sokumumdaki ağrı üç aydır daha iyi, hem sezaryen istemiyordum o yüzden hiç pişman da değilim ama ağrı geri döndüğü her seferinde, size yemin ederim, dayanılmaz oluyor. Ve bu sır paylaşma ânında onlara, şimdi dokular yatışacağından, libido tekrar yükseleceğinden umarım düzelir, diye fısıldardı çünkü sevişirken duyduğum hisler artık aynı değil.
Hamileliğinin başlarında da kendini göstermeye cesaret edemezdi, bazen yalan söylediğinden şüphelenirler korkusuyla bazen de yabancılarla konuşmak onun için özel bir çaba gerektirdiğinden, hele ki onlardan yardım isteyecekse. Sonrasındaki aylar boyunca da kaç yolcunun, karnını görmemiş gibi davrandığını fark ettikçe vücut biçimine ve ruh haline göre sinirlenmiş, eğlenmiş ya da ağzı açık kalmıştı. Ancak en sonunda, kendi için olduğu kadar diğerlerinin gözünde de hantal bir hal aldığında ve Koca Göbek ve Beyaz Balina lakaplarını hak ettikten sonra, ki ikisi de ona sadece Pierre Esterel’den oluşan bir jüri tarafından verilmişti, insanlar kendiliğinden ona yer vermeye başlamıştı; kadınlar bu onlara kendi anılarını hatırlattığı ya da halini tahmin ettikleri, erkeklerse bakışında minnettar bir parıltı yakalamak ve böyle bir kadının başka sözler verme zayıflığını göstermemiş olsa onlarla sadece deli gibi sevişmek isteyeceği, iyi adamlar oldukları fikriyle avunmak için. Annesi ve arkadaşlarıyla o bunu gerçekten istese de istemese de devam eden konuşmaları sırasında, Cora bazen kendi kendine 21. yüzyılda Paris’te kadın olmanın kötü bir şey olmadığını, insanlık tarihinde kadınların seçimlerinde bu kadar söz sahibi olduğu bir dönem ya da yer olmadığını tekrarlıyordu, ama aynı zamanda her gün, vücudunun her bir zerresiyle bunun yine de çok zor olduğunu, hâlâ aşırı şiddetli olduğunu hissediyor ve kaygı duyduğu zamanlarda bunu başaramayacağına kolayca ikna oluyordu.
Sabah metrosu donuk yüzleri ve bir tek otomatik geçen anonslar ve trenin sallantılarıyla kesilen sessizliğiyle bilinirdi. Yine de her şey normal seyrinde gittiğinde Cora düşmanca bir ortamdaymış gibi hissetmiyordu. Dışarıdan kimsenin müziğin onlar üzerindeki etkisini tahmin edemeyeceği büyük kulaklıklarıyla korunan, kitaplarına ya da düşüncelerinin akışına dalan yolculuk arkadaşları kaçamayacaklarını bildikleri bir çabalama halini erteliyorlardı. Birkaç dakika sonra konuşmaları, gülümsemeleri, ikna edici, etkin olmaları gerekecekti. Onlardan sosyal hayvan, hatta daha da kötüsü Homo economicus rolünü oynamalarını isteyeceklerdi. Enerjilerini sonunda yorucu ya da tuhaf çıkacak bir yabancıyla muhabbet etme riskini alarak harcamak saçma olurdu. Ayrıca bu, yolcuların iletişim kurmasına, önemli buldukları insanlarla sonsuz konuşmalarını parmaklarını tıkır tıkır vurarak uzatmasına engel olmuyordu: Cora’nın sağ tarafındaki komşusu mesela, oturduğu koltuktan başka can sıkıcı meselelere daha huzurlu bir halde geçebilmek için bu sabahki tartışmasını sonlandırmaya –dediklerimi unut, aslında öyle düşünmüyorum, gerçekten– çalışıyordu.
Cora gazetesini açtı. Mürekkebi parmaklarına bulaşan sayfaları şöyle bir karıştırıp çığ gibi endişe yaratan konuların yanında bir avuç umut verici olay koyarak kurallara uygun orana uyulduğunu doğruladı. Dünya, diyordu başyazı lafı dolandırmadan, dünya gittikçe daha da karmaşıklaşıyor. Özellikle de Fransa –belki de uyanmanın ve bir şeylerin farkına varmanın zamanı gelmişti– derin ve yapısal bir krize batacaktı. Kısa olmasına rağmen manşet gerilemeye dair işaretlerin bir listesini göstermeye yetiyordu ve bu kötü şeylerin bir kısmı bilhassa Fransızlara ait meselelerdi. Cora bakışlarını gazeteden ayırdı, kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. Eski zamanlara ya da Atlantik’in, Manş’ın, Ren’in diğer tarafında daha güzel olan hayata dair marşlar okuyan bu konuşmalar hakkında ne düşüneceğini asla bilemiyordu. Bu yorumcuların tahminlerini böyle güvenle ileri sürebilmelerinin, on yıl önce savunduklarının unutulduğundan, on yıl sonra bu yazdıklarının okunmayacağından ve makalelerinin daha fakir ya da daha az demokratik ülkelerdeki okurların gözüne çarpma riskinin olmadığından pekâlâ emin olmalarına bağlı olup olmadığını merak ediyordu, ki bu benmerkezci karamsarlık o okurların yüzünde ancak bir çeşit hüzünlü tebessüm yaratabilirdi. Yine de, insanın yaşadığı ve tepki verebileceği ülkeyi, sadece haberlerini yaptığı ülkeden daha keskin bir eleştiriye tabi tutmasının adil olduğunu düşünüyordu.
Belki de bu dönemin tartışmalarını hiç takip etmediniz; belki henüz doğmamıştınız ya da bunlar sizi ilgilendirmiyordu; ya da uzakta yaşıyordunuz, çinko çatıların çok üzerindeki gökyüzünü ve bistroların dar teraslarındaki sıkıntılı yazları bilemeyecek kadar uzaktaydınız Paris’ten. Cora Salme’ın hayatının kayıtlarını –hayatını değiştiren ve neredeyse mahveden bu üç yılın hikâyesini– kim okuyacak bilemem ve işin en güzel yanlarından biri de bu. Bir cesaretle ve pek de kontrol edemediğim bir sesle, bu projeyi ilk gündeme getirdiğimde Cora bana derin bir şaşkınlıkla baktı. Daha sonraları, fikre alışmaya başladığında bana bu işe girişirsem uzaklardaki insanlar için yazmamı söyleyiverdi, onlarınkinden neredeyse her anlamda farklı olan bir dünyayı tanımlıyormuşum gibi. Size anlatacağım adı konmayan savaş sırasında çok büyük eksikliğini çektiği uzaklığı ve bilinçli olmayı yürekten istiyordu. Bu, 2010 yılının sonbaharında, ilk çocuğunu yeni doğurduğu dünya hakkında net bir farkındalığa sahip olmasına engel değildi. Etrafındaki ufku tanımlayan ve kapatan bilgileri her yerde aramak onda çok derinlere yerleşmiş bir refleksti. Daha küçükken ansiklopedilerin canlandırıcı ve meşru sırasına sık sık bakardı: A’dan cüzzama, cüzzamlıdan fujere, füzeden marala, Marburg’dan rektöre, rüstikten zulaya, mavi deri kaplı ansiklopedi ciltlerini kütüphanenin en alt raflarından çekip çıkarıyordu, bunlar buraya bu başıboş merakı cesaretlendirmek kadar küçük kızlarının bir kafa travması sonucu zamansız ölümünden kaçınmak konusunda da endişelenen ebeveynler tarafından konmuştu. 11-12 yaşındayken mimarlık konusunun kadın konusundan daha çok araştırıldığını ve savaşın politikanın başka yollardan süren bir uzantısı olduğunu düşünen General Carl von Clausewitz’in klitoristen daha çok saygı gördüğünü ve daha fazla yer kapladığını görmek canını sıkmıştı. Prusyalı adam portresinin konulmasını hak etmişti, şüphesiz aşırı gizemli olan cinsel organsa bir illüstrasyonla geçiştirilmişti. Daha sonraları Cora, internetteki bilgiler konusunda çılgın bir araştırmacıya dönüştü, bunun en faydalı yanı çok da vicdan yapmadan başka işlerini birkaç dakika öteleyebilmekti, ki bu dakikalar mucize eseri üst üste biniyor ve sonunda saatlere dönüşüyordu, o müthiş ekonomi tezleri böyle ateşleniyordu: sonuçta Alman ihracat yapısını analiz etmek için The Cure’ün ilk albümlerinin adlarını doğrulamak ya da Simone de Beauvoir’ın seks hayatı hakkında az da olsa bilgi edinmek gerekmez miydi?
Yani Cora Salme, Fransa’nın ve dünyanın durumu hakkındaki önemli olan her şeyin bilincindeydi. Örneğin metrodaki kalabalığın yoğunluğunu görüp de oturduğu bölgede, 21. yüzyılın bu ilk on yılının sonunda, 12 milyon nüfusu olduğunu unutma ihtimali yoktu. Paris neyse ki hiç yıkılmamıştı: Avrasya plakasının ortasında konumlanması onu depremlerden korumuştu, arşivlerde büyük bir yangın kaydı da yoktu, 1944 Ağustos’unun sonunda Nazi generali bile köprüleri patlatıp arkasında yıkıntılarla dolu bir alan bırakmasını isteyen Hitler’in telefondan gelen öfkesine karşı durmayı seçmişti. Şehrin her tarafında levhalar, toplama kampına gönderilen Yahudi çocukları, banliyö ormanının çürüyen yapraklarının üzerinde kurşuna dizilen direnişçileri, bir sokak köşesinde, şimdi bir fırının ya da vintage kıyafetler satan bir
….
Bu kitabı en uygun fiyata Amazon'dan satın alın
Diğerlerini GösterBurada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.
- Kategori(ler) Roman (Yabancı)
- Kitap AdıCora’nın Sarmalı
- Sayfa Sayısı480
- YazarVincent Message
- ISBN9789750766527
- Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton Kapak
- YayıneviCan Yayınları / 2026
Yazarın Diğer Kitapları
Aynı Kategoriden
- Mektub ~ Paulo Coelho

Mektub
Paulo Coelho
“Türkiye’den geliyorum,” dedi üstada adam. “Bu yolculuğu size bir tek soru sormak için yaptım.” Yaşlı adam ona şaşkınlıkla baktı: “Çok güzel. Bana tek bir...
- Hayvanlar Üzerine ~ Elias Canetti

Hayvanlar Üzerine
Elias Canetti
Politik, oyunbaz, alet yapan, konuşan, bilen insan tanımlamalarının ortak endişesi, insanı diğer hayvanlardan ayıran özelliği bulmaktır. Uzun yıllarını iktidar ilişkileri ve kitlelerin davranış biçimleri...
- Maymun Yılı ~ Patti Smith

Maymun Yılı
Patti Smith
National Book Award sahibi Çoluk Çocuk ve M Treni’nin yazarından, düşler ile gerçekleri unutulmaz bir yılın panoramasında iç içe geçiren, insanın içine işleyen bir...