Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Korsanları Alt Eden Kaptan De Warenne bu vahşi güzele de boyun eğdirebilecek mi?

Bir korsanın kızı olarak büyüyen Amanda Carre görgü kurallarından habersizdir. Babası idam edildiğinde onu öfkeli bir kalabalığın elinden kurtaran Cliff de Warenne’den önce kimseden yardım görmemiştir. Başından geçenlerden sonra İngiltere’ye gitmeli ve hiç tanımadığı annesini bulmalıdır, refakatçisiyse çapkınlığıyla meşhur bir korsan avcısıdır.

Cliff de Warenne bu güzel fakat vahşi kızı Londra’ya, sosyetik annesinin yanına götürmeyi kendine görev edinir ve ona başka gözle bakmayı kabul etmez. Genç kızı Londra sosyetesine yem etmemek için vasisi olarak onu eğitmeli ve ona uygun bir eş bulmalıdır. Ama genç kıza duyduğu arzuyu kontrol etmesi giderek zorlaşacaktır. Meşhur korsan avcısı, sonunda bir kadının kalbini ehlîleştirmesine izin verecek midir?

“Aşka Yelken Açanlar okurlara tutkulu ve heyecanlı bir yolculuk vadediyor.”
-Publishers Weekly-

“Brenda Joyce romanlarındaki güç ve tutkunun sınırı yok.”
-Lisa Kleypas-

***

BİRİNCİ BÖLÜM

Kral Evi 20 Haziran 1820

Çağının en beyefendi devlet destekli korsanı olarak ünlenmişti ve bu övgü onu çok eğlendiriyordu. Her ne kadar kendisi istisna olsa da beyefendi ve korsan aynı cümlenin içinde asla kullanılmaması gereken kelimelerdi. Cliff de Warenne, Adare Kontu’nun üçüncü ve en küçük oğlu, tatsız bir ifadeyle gözlerini yeni yapılmış darağacına dikmişti. Daha hiçbir savaşı ve davayı kaybetmemiş olduğu doğru olsa bile, ölümü hafife almıyordu. En azından altı canını kullandığını düşünüyordu ve geriye üç tanesinin kalmış olduğu umuyordu.

İdamlar her zaman büyük bir kalabalığın toplanmasına neden olurdu. Her ipsiz sapsız ve toprak sahibi, her hanımefendi ve fahişe, korsanın asılmasını izlemek için şehre akın etmişti. Bir sonraki gün beklemenin verdiği heyecandan hepsinin nefesi kesilmiş olacaktı. Korsanın boynu kulakları tırmalayan bir gürültüyle kırıldığında alkış kopacaktı. Tezahürat yapılacaktı.

Oldukça uzun boylu, rengi güneşten açılmış uzun saçları olan bronz tenli Cliffin gözlerinin rengi De Warenne erkeklerinin o ünlü parlak mavisiydi. Genellikle uzun çizmeler, krem rengi deve tüyü dar pantolon ve incecik keten gömlek giyse de, hep silahlı olurdu. Servetini zor yoldan elde ettiği ve bolca düşman edindiğinden nezih ortamlarda bile kaması kemerinde, hançeri çizmesinin içinde duruyordu. Ayrıca adalarda modayı takip edecek zamanı da yoktu.

Cliff, koloninin valisiyle olan görüşmesine geç kaldığının farkındaydı. Ancak aralarında mükemmel güzellikte biri de olan, modem giyimli birkaç kadın henüz meydana giriyordu. Onun olduğu tarafa bakarken heyecanla fısıldaşıyorlardı. Bir sonraki gün yapılacak olan idamın iskelesini incelemek üzere oraya doğru giderlerken, onları gördü. Normal şartlar altında içlerinden birini yatağına atmak üzere gözüne kestirirdi. Ancak kana susamış hallerinin kokusunu alabiliyordu ve bundan iğrenmişti.

Darağacına doğru ilerleyen üç kadına bakarken, Kral Evi’nin ihtişamlı girişi tam arkasındaydı. Yüksek sosyetenin ve ada sosyetesinin oldukça etkileyici zarif hanımları uyum içindeydi ve bütün De Warenne erkekleri gibi o da çok erkeksiydi. Sarışın kadının, oldukça iyi tanıdığı büyük çiftlik sahibinin karısı olduğunu biliyordu, ancak esmer güzel adada kesinlikle çok yeniydi. Kadın, onun kim olduğunun gayet bilincinde bir şekilde, adamın reddetmeyeceği hizmetleri vadedercesine gülümsedi. Cliff gülümsemiyordu. Sadece kibarca selam verdi ve kadın arkasını dönünceye kadar gözlerini ondan ayırmadı. O bir soyluydu ve yasal bir ticaret gemisi sahibiydi ama hükümet tarafından verilen korsanlık fermanını kabul etmediğinde bile “namussuz” ve “ipsiz” fısıltıları peşini bırakmıyordu. Hatta tutkulu bir âşığı bile ona bir korsan olarak hitap etmişti. Doğrusu bir beyefendi olarak yetiştirilmiş olmasına rağmen Dublin’deki evinden çok Spanishtown’da ve Londra’dan daha çok Kingston’da kalmış ve bunu hiç saklamamıştı. Avın tam ortasında, teknesinin güvertesindeyken hiçbir adamın bir beyefendi olması mümkün değildi. Nezaket ölüm demekti.

Fakat o hiçbir zaman fısıltılara kulak asmamıştı. Hayatını babasının yardımı olmadan, dilediği gibi şekillendirmiş ve denizlerin en büyük ustalarından biri olma unvanını kazanmıştı. Dünyanın en güzel yeri olan İrlanda’yı çok özlemesine rağmen özgür olması daha önemliydi. Çok sevdiği ailesiyle kuşatılmış olan Kont’un malikânesinde bile bir vâris ve onun yedeği olan iki erkek kardeşi gibi olmadığının farkındaydı. Topraklarına ve sorumluluklarına bağlı kardeşlerine kıyasla kendisi daha çok deniz eşkıyası gibiydi. Sosyetedekiler onu farklı, tuhaf ve aykırı olmasıyla suçluyordu ve haklıydılar.

Cliff, Kral Evi’ne girmek için dönmeden hemen önce iki hanım daha diğer üç hanımla buluşmuştu, meydandaki kalabalık giderek artıyordu. Kingston’ın başarılı deniz ticaretçilerinden biri olarak bildiği bir adam yanında birkaç denizciyle birlikte hanımlara katıldı.

“Son yemeğinden hoşlandığını umarım,” diyen denizcilerden biri kahkaha attı.

“Bir İngiliz deniz subayının boynunu kestiği doğru mu?” diye yutkundu kadınlardan biri. “Kamarasını da kanıyla boyadığı?”

“Bu eski bir korsan geleneğidir,” diye sırıtarak cevap verdi denizdi.

Saçma sapan suçlamayla Cliff gözlerini devirdi.

“Burada çok korsan asılır mı?” Güzel kadın nefes nefese sormuştu.

Cliff arkasını döndü. Tatsız bir şekilde idamın bir sirke dönüşeceğini düşündü.

Bütün bunların en komik yanı ise, Rodney Carre’ın denizdeki en az tehdit gücüne sahip ve en başarısız korsanlardan biri olmasıydı. Vali Woods onu ibretiâlem olsun diye asmak istiyordu. Karayipler’in altını üstüne getiren o merhametsiz Kübalı korsanlarla kıyaslandığında, Carre’in işlediği suçlar çok gülünç kalıyordu ama o yakalanma beceriksizliğini gösteren tek kişiydi.

Cliff çok, yakından olmasa da onu tanıyordu. Carre teknesini, bakıma almak ya da mallarını indirmek için sık sık Kingston Limanı’na yanaşırdı ve Cliffin adadaki evi olan Rüzgârgülü de Liman Caddesi’nin kuzeybatı yakasının sonundaydı. On yıl boyunca sadece on kelime konuşmuş ve karşılaştıklarında genellikle sadece bir selamla yetinmişlerdi. Carre’in akıbetinden ötürü perişan olacak gerçek bir sebebi yoktu.

“Peki ya korsanın kızı?” diye heyecanla sordu diğer kadın. “Onu da asacaklar mı?”

“La Sauvage’ı mı?” dedi beyefendi. “O yakalanmadı. Ayrıca, bu adada onu suçla itham edecek bir kimse olduğunu sanmıyorum.” Cliff neden rahatsız olduğunu anlamıştı. Carre, biricik kızını ardında bırakıyordu. Babası’yla birlikte denize açılmış olsa da, korsanlıkla suçlanmak için oldukça gençti.

Kral Evi’ne doğru dönerken acımasızca bunun kendini ilgilendirmediğini düşündü. Buna rağmen şu anda bile, onu üzerinde sadece gömleğiyle bir yunus gibi dalgalarla oynaştığı ya da kanosunda cesurca rüzgâra ve denize meydan okuyan haliyle, canlı bir biçimde hayal edebiliyordu. Tanışmıyorlardı ama o da adadaki diğerleri gibi kızı bir görüşte tanırdı. Ada sahillerinde ve şehrin caddelerinde başıboş dolaşırken uzun, karmakarışık ve son derece açık san saçlarının gözden kaçması mümkün değildi. Yabani ve özgür biriydi ve uzaktan uzağa ona her zaman hayranlık duymuştu. Güçlükle kafasındaki düşüncelerden sıyrıldı. Bir sonraki gün Carre asıldığında, o Spanishtown’da bile olmayacaktı. Bunun yerine Woods’un onu neden çağırdığını merak ediyordu. Arkadaştılar, ada kanunlarında sıkça birlikte çalışmışlardı ve Woods’un görev süresi boyunca Cliff başarıyla yakaladığı yabancı haydutlar için ondan iki kere komisyon almıştı. Woods azimli bir politikacı ve valiydi, Cliff ona saygı duyuyordu. Bir ya da iki kez aynı ortamda içki içmişlerdi, Woods da karısı evde yokken, hanımlarla beraber olmaktan hoşlanıyordu.

İki İngiliz askeri, Cliff Vali’nin evinin devasa kapısının üzerindeki İngiliz armalı kalkanını destekleyen altı sütunu hızla geçerken öne çıktı. Cliffin altın ve yakut mahmuzları çıngırdadı. Askerlerden biri, “Kaptan De Warenne, efendim,” dedi rahatlayarak. “Vali Woods hemen içeri girmenizi söyledi.”

Cliff ona başını salladı ve kristal bir avizenin sallandığı büyük bekleme salonuna girdi. Yuvarlak girişteki cilalı parke zeminde dururken resmî salonun kırmızı ve sırmalı kadifelerle bezenmiş olduğunu görebiliyordu. Bir masanın arkasından ayağa kalkan Thomas Woods, onu görünce gülümsedi. “Cliff! İçeri gel, dostum, içeri gel!”

Cliff salona girerek Woods’un elini sıktı. Otuz yaşlarında olan Vali ince uzun fiziği ve koyu renk bıyıklarıyla yakışıklı bir adamdı. “İyi günler, Thomas. İdamın planlandığı gibi gerçekleşeceğini görüyorum.” Kelimeler kendiliğinden ağzından dökülüverdi.

Woods memnun olmuşçasına onayladı. “Neredeyse üç aydır ortalarda olmadığın için bunun ne anlama geldiği hakkında bir fikrin yok.”

“Elbette var,” diyen Cliff, korsanın kızının geleceğini düşündüğünde, yine garip bir gerilimle dolmuştu. Aklından Carre’i Royal Li-mam’deki garnizonda ziyaret etmeyi geçirdi. “Carre Charles Kalesi’da mı tutuluyor?”

Woods, “Adalet sarayının hapishanesine nakledildi,” diye cevap verdi.

Kral Evi’nin tam karşısındaki meydana yeni inşa edilen adliye sarayı bir yıl önce tamamlanmıştı. Woods duvarlardan birinde duran büyük büfeye doğru giderek iki kadeh doldurdu. Kadehin birini Cliff e verdi. “Yarınki idama, Cliff.”

Cliff onun kadeh kaldırmasına katılmadı. “Belki de Jose Artigas bayrağını dalgalandıran korsanlan yakalamak için çaba göstermelisin,” dedi, hem Portekiz hem İspanya’yla savaşan Güney Amerikalı generali ima ederek. “Rodney Carre’in o katil haydutlarla uzaktan yakından bir benzerliği yok, dostum.”

Woods kararlılıkla gülümsedi. “Ah, Artigas’ın adamlarının üstesinden senin gelebileceğini umuyordum.”

Cliff ilgilenmişti, avlanmak onun kanında vardı. Woods ona genellikle kabııl etmek için ikinci kez düşünmeyeceği, tehlikeli bir görev öneriyordu. Bununla birlikte, diğer konuda kalmayı tercih etti. “Carre asla İngiliz çıkarlarına saldıracak kadar aptal olmadı,” dedi ve kırmızı şarabından bir yudum aldı.

Woods söze girdi. “Uslu bir korsan mı yani o? İyi bir korsan mı? Peki ya senin savunma nedenin nedir? Yargılandı ve suçlu bulundu, yarın öğlen asılacak.”

Aklında bir türlü kovalayamadığı bir görüntü belirdi. Yıldız gibi parlayan saçları ve ıslak kıyafetleriyle La Sauvage zayıf kollarım başının üzerine kaldırıyor ve babasının yelkenlisinden denize doğru dalıyordu. Geçen yıl eve gelirken, en sevdiği firkateyni olan Güzel Haninim güvertesinden dürbünüyle onu görmüştü. Onun yüzeye çıkışını izlemek için duraksamış, kahkaha atarak neredeyse onunla birlikle sakin, turkuaz denize dalmayı dilemişti.

“Peki ya çocuk?” diyen kendi sesini duydu. Yaşı hakkında bir fikri yoktu ama kızın ufak ve sıska oluşundan onun on iki, on dört yaşlarında olduğunu sanıyordu.

Woods şaşırmış görünüyordu. “Carre’in kızı La Sauvage mı?” “Çiftliklerine Kral tarafından el konulduğunu duydum. Kıza ne olacak?”

“Tanrım, bilmiyorum, Cliff. Söylentilere göre ailesi İngiltere’deymiş. Belki oraya gider. Seville’deki St. Anne rahibelerinin yanına gidebileceğini sanıyorum, yetim kalanlar için sığınma yerleri varmış.” Cliff çok şaşırmıştı. Böylesine özgür bir ruhun bu şekilde hapsedilmesini hayal edemiyordu. Ayrıca çocuğun İngiltere’de bir ailesi olduğunu da ilk kez duyuyordu. Gerçi Carre bir zamanlar Kraliyet Donanması’nda deniz subaylığı yaptığı için bu kesinlikle olası bir durumdu.

Woods gözlerini dikmişti. “Tuhaf davranıyorsun, dostum. Bugün seni buraya vereceğim görevi kabul etmeni umarak çağırmıştım.”

Cliff, Carre’in kızıyla ilgili düşüncelerini bir kenara bıraktı. Kendi kendine gülümsediğini hissetti. “El Toreador’un peşinde olduğunu umabilir miyim?” diyerek, bölgenin başına bela olan korsanların en beter olanını kastetti.

Woods sırıtıyordu. “Umabilirsin.”

“Görevi kabul etmekten onur duyarım,” dedi Cliff manalı bir şekilde. Avlanmak sinirli ruh halini ve içini kemiren huzursuzluğu kesinlikle ortadan kaldıracaktı. Tam üç haftadır Rüzgârgülü’ndeydi -genellikle bir ya da iki ay kalırdı- ve tek pişmanlığı çocuklarından ayrı kalmak olacaktı. Adadaki evinde bir oğlu ve bir kızı vardı ve açık denizde ya da başka ülkelerde olduğu zamanlar onları çok özlüyordu.

“Akşam yemeğine gidelim mi? Aşçıma sevdiğin yemekleri yapmasını söyledim,” diye neşeyle konuşan Woods, Cliffin kolunu kavradı. “Görevin detaylarını konuşabiliriz. Karayipler’e yeni bir seyahat konusundaki görüşlerini de duymak için sabırsızlanıyorum. Mutlaka Phelps şirketini duymuşsundur, değil mi?”

Cliff tam bildiklerini söyleyecekti M, Vali’nin kapısındaki askerlerin bağrışmalarını duydu. Anında kılıcını çekti. “Geri çekil,” diye Woods’a emretti. Vali’nin yüzü solmuştu, elinde küçük bir tabanca vardı ama yine de emre uydu ve Cliff girişe doğru giderken o da salonun en uzak köşesine doğru seğirtti. Bir askerin acıyla soluklandığını duydu ve bir diğeri, “İçeri giremezsin!” diye bağırıyordu.

Ön kapı birden açıldı ve saçları darmadağın olmuş, ufak tefek, zayıf bir kadın elinde silahıyla içeri daldı.

“Vali nerede?” diye vahşi bir tavırla silahını Cliffe yöneltti.

Şimdiye dek kendisine dikkatle bakan en canlı yeşil gözleri görünce, alnına dayanmış silahı unutuvermişti. Gözleri şaşkınlıkla açılmış bir halde bakakalmıştı. La Sauvage çocuk değil, genç bir kadındı. Aslında oldukça güzel bir genç kadın. Çıkık elmacık kemikleri, küçük ve dik burnu, dolgun dudaklarının olduğu yüzü üçgen şeklindeydi. Oysa onu çarpan gözleriydi, orman kedisine benzeyen bu denli etkileyici ve egzotik gözleri daha önce hiç görmemişti. Bakışları kadının üzerinde gezindi. Açık renk saçları tam da düşündüğü gibi kıvır kıvır beline kadar uzanıyordu. Uyluklarının üzerine kadar sarkmış olan, büyük boy bir erkek gömleği giymişti ama yine de altındaki göğüsleri kendini belli ediyordu. Bacakları dar pantolonu ve çizmeleri tarafından kaplanmış olsa da uzun ve kadınsı oldukları aşikârdı. Uzaktan da olsa onun bir çocuk olduğuna nasıl karar verdiğine şaştı.

“Aptal mısın?” diye ona bağırdı kız. “Woods nerede?”

Cliff derin bir nefes aldı ve gülümseyerek tekrar soğukkanlı haline döndü. “Bayan Carre, silahınızı lütfen bana çevirmeyin,” dedi ve sordu: “Dolu mu?”

Onun kim olduğunun farkına yeni varan kızın yüzü soldu. “De Warenne.” Yutkundu. Silahı titredi. “Woods. Woods’u görmeliyim.” Demek genç kadın bir şekilde Cliffi tanıyordu. Dolayısıyla onunla oyun oynanmayacağını da bilmiyordu. Ona silahını sallayan başka kim olursa olsun, sırf bu nedenle öleceğini biliyor muydu? Kız bu kadar cesur muydu yoksa aptal ve çaresiz miydi? Gülümsemesi yoğunlaşmıştı ama eğlenmiyordu. Bu krizi kız zarar görmeden ve tutuklanmadan önce hemen sonlandırmalıydı. “Tabancayı bana verin, Bayan Carre.” Kız başını salladı. “Nerede o?”

Derin bir nefes aldı ve harekete geçti. Genç kadın farkına bile varamadan bileğini tutmuş ve bir saniye sonra da tabancasını almıştı. Kızın gözleri yaşla dolmuştu. Cliff bu yaşların hiddetten ötürü olduğunu biliyordu.

“Kahrolası!” Kız ona doğru saldırarak yumruklarım adamın göğsüne indirdi.

Cliff elindeki tabancayı tetikte duran askerlerden birine verdi ve tekrar kızın bileğini nazikçe tuttu, ona zarar vermek istemiyordu. Kızın gücüne şaşmıştı, çok zarif ve çelimsiz görünüyordu ama öyle değildi. Yine de onunla kıyaslanacak gücü yoktu. “Lütfen, sakin ol. Bir tarafını yaralayacaksın,” dedi Cliff usulca. Genç kadın vahşi bir kedi gibi kıvranarak, tıslayarak ve tükürük saçarak ondan kurtulmaya çalışırken, yüzünü tırmıklamaya bile teşebbüs etti.

“Dur,” diye emretti, sinirlenmeye başlamıştı. “Bana karşı zafer kazanamazsın.”

Birdenbire gözleri adamınkilerle buluştu ve sakinleşti, nefes nefese kalmıştı. Bakışları kenetlenmişken, genç adam ona karşı bir şefkat duygusunun harekete geçtiğini hissetti. On sekizinde olmasına rağmen geleneklere karşı yetiştirilmiş olduğu için onun birçok konuda hâlâ çocuk olduğunu fark etmişti. Hem şu an onun gözlerinde çaresizlikten daha fazlasını fark etmişti, korkusunu görüyordu.

Ertesi gün babası asılacaktı. Bugün Vali’ye saldırmayı düşünmüştü. “Gerçekten dostum Woods’u öldürmeyi düşünmüyorsun değil mi?”

“Yapabilsem yapardım,” diye parladı. “Fakat, hayır, onun ölümünü başka bir güne erteleyeceğim!” Tekrar faydasızca çabaladı. “Babama merhamet etmesi için yalvarmaya geldim.”

Kalbi paramparça olmuş gibiydi. “Seni serbest bırakırsam, uslu durur musun? Valiyle bir görüşme ayarlayabilirim.”

Genç kadının gözlerinde umut ışığı yanmıştı. Başını salladı, dudaklarını yaladı. “Evet.”

Garip duygulan yüzünden kafası karışmış olan Cliff, tereddüt içindeydi. Bu uygun değildi ama onun kaç yaşında olduğunu merak ediyordu. Elbette onunla ilgileniyordu ama o türlü değil. Nasıl olabilirdi ki? Kız çok gençti ve bir korsanın kızıydı. Son sevgilisi Hapsburg prensesiydi, Kıta Avrupası’nın en güzel kadın, olarak ün salmıştı. Kızının müteveffa annesi, bir Kuzey Afrikalı prensin hareminden köle olarak alınmış egzotik ve güzel bir cariyeydi. Musevi olan Rachel çok iyi eğitim almıştı ve şimdiye kadar karşılaştığı en zeki kadındı. Yatağını paylaşan kadınlar söz konusu olduğunda Cliff çok seçiciydi. Diğer kadınların şemsiye taşıdığı gibi elinde tabanca taşıyan vahşi bakışlı, kimsesiz biriyle ilgilenemezdi.

Kız ona gayet normal bir ifadeyle bakıyordu. Cliffin içgüdüleri kuvvetlenmişti. “Uslu duracaksın.” Bu bir soru değildi.

Kızın ağzı küçük ve isteksiz bir gülümsemeyle kıvrıldı.

Cliff şimdi alarma geçmişti. Kızın sakladığı başka bir silah mı vardı? Belki de geniş gömleğinin altındaydı. Bir hanımefendi olmasa da, onu aramak konusunda kendini çok rahat hissetmiyordu. “Bayan Carre, Vali’nin makamında nazik ve saygılı bir şekilde davranacağınıza söz verin.”

Kız onun sözlerinin bir kelimesini bile anlamamış gibi şaşkın şaşkın baktı ama başını salladı.

Salona kadar ona eşlik etmek üzere hafifçe koluna dokundu ama kız silkinince bir daha ona dokunmaya teşebbüs etmedi. “Thomas? Sakıncası yoksa dışarı çıkar mısın? Sana Bayan Carre’i tanıştırmak istiyorum.”

Woods salonun eşiğine doğru yürüdü. Yüzünde kasvetli bir bakış vardı. “Korumalarımı bu çocuk mu hırpalamış?” Kuşkuluydu.

Cliff adamın öfkesinin yoğunlaştığını fark etmişti. “Babası için endişe ediyor, buna hakkı da var. Konuşmasına izin vereceğin konusunda ona söz verdim.”

Woods reddedecek gibi görünüyordu. “O benim adamlarıma saldırdı! Robards, zarar gördün mü?”

İngiliz askeri tetikte bir şekilde bekleme salonunda duruyordu, subay arkadaşı ise evin ön kapısındaydı. Adam kızarmıştı. “Hayır, efendim. Bu korkunç olay için özür dilerim.”

“Sizi geçmeyi nasıl başardı?” Woods kuşku içindeydi.

Robards’ın yüzü iyice kızarmıştı. “Efendim, bilmiyorum ki…”

“Küçük yavru köpeğimi bulmak için onlardan yardım istedim,” diyen La Sauvage’ın sesi abartılı bir çekingenlikteydi ve kirpiklerini kırpıştırarak Vali Woods’a bakıyordu. Sonra kalçalarını salladı ve gözyaşı akıttı. “Oldukça ilgiliydiler.”

Cliff hemen La Sauvage’ı tekrar değerlendirdi. Askerleri tuzağa düşürmek için hatın sayılır kadınsı çekiciliğini nasıl kullanacağını biliyordu. Dolayısıyla göründüğü kadar masum değildi. Woods soğuk bir tavırla karşılık verdi. “Tutuklayın onu.”

Kız soluğunu tuttu ve şaşkın bakışlarını Cliff e çevirdi. Askerler ona doğru adım attıklarında şaşkınlılığı suçlamaya dönüşmüştü. “Söz vermiştin!”

Cliff genç kadının önüne geçerek, askerlerin onu yakalamasına engel oldu. “Yapmayın,” diye usulca uyardı. Bu ses tonunu sadece çok ciddi bir şey yapmayı planladığında kullanırdı. İki asker de donup kaldı.

“Cliff! O kız, adamlarıma saldırdı!” Woods itiraz ediyordu.

Kız, Vali’ye doğru döndü. “Sen de babamı asıyorsun!” diye öfkeyle bağırdı.

Cliff kızı sakinleştirmek ve aynı zamanda da onu korumak üzere kolundan tuttu. “Thomas, hatırladığım kadarıyla bana birden fazla iyilik borçlusun. Şimdi borcunu ödeme vakti geldi. Onun söyleyeceklerini dinle.”

Woods hoşnutsuz bir şekilde gözlerini ona dikti. “Bunu neden yapıyorsun?”

“Onu dinle,” dedi Cliff daha da yumuşak bir ses tonuyla. Bu bir emirdi.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıAşka Yelken Açanlar
  • Sayfa Sayısı440
  • YazarBrenda Joyce
  • ISBN9786053430261
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayınları / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur