Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Bana Türkçe Bir Ekmek Ver
Bana Türkçe Bir Ekmek Ver

Bana Türkçe Bir Ekmek Ver

Cezmi Ersöz

Bir yanımı, burada, bu insanlara bıraktım. Korktum onların yanında kendimi ele vermekten. Yanlarında ruhumu, düşüncelerimi, duygularımı, taslakların içine yerleştirdim. Çerçeveledim… Bir yanım çekip gitti,…

Bir yanımı, burada, bu insanlara bıraktım. Korktum onların yanında kendimi ele vermekten. Yanlarında ruhumu, düşüncelerimi, duygularımı, taslakların içine yerleştirdim. Çerçeveledim… Bir yanım çekip gitti, o ibret verici karanlık öykülere. Bu yüzden, bu ikiye bölünmüşlük ve hiçbir yere tam ait olamayış yüzünden çok aşağıladım kendimi, çok kınadım… Ama farkındayım her şeyin. Ne kadar çelişkiye düşersem, ne kadar çok hissedersem parçalanmışlığımı, aşk o kadar çok birikiyor içimde… Aşk, ölüm gibi bakıyor bana. Her geçen gün güzelleşen bir ölüm gibi… Karanlık öykülerin aydınlığına battıkça…

ARTIK HİÇBİR ŞEY

ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK

Elcordobes, daha küçük bir çocukken, geceleri, oturdukları köyün dışındaki boğa çiftliklerine gider, ay ışığının altında, üstünde sadece bir şort, çıplak ayaklarıyla azgın boğalarla boğuşurdu, sabaha kadar. Kanlar içinde eve döndüğünde, kapıyı ona hep ablası açardı. Yığılırdı kapının önünde. Ablası yaralarını sararken, acılar içinde sayıklardı: “Abla! Ya sana bir ev alacağım! Ya da yasımı tutacaksın!..”

O yıllar İspanya’da yoksul çocuklar için üç kurtuluş yolu vardı: Rahip, futbolcu ya da boğa güreşçisi olmak…

Ertesi gece, vücudu sargılar içinde yeniden azgın boğaların arasına giren Elcordobes’in, hayatında en çok sevdiği insan olan ablasına bir ev alabilmek için, başarılı bir boğa güreşçisi olmaktan başka bir çıkışı yoktu…

Ve yıllar sonra İspanya’nın, hatta dünyanın en tanınmış ve zengin boğa güreşçisi olan Elcordobes, sözünü tuttu. Ablasına bir ev aldı. Okuma yazma bilmiyordu ve hiç öğrenmedi. Ama artık çok zengindi ve özel bir uçağı vardı. Bazen uçağını bir tarlaya indirir, orada, ekinlerin başakların, çiçeklerin arasında uyurdu. Oradan geçen köylüler, Elcordobes’i görünce, onu hayranlıkla, usulcacık, uyurken seyrederlerdi…

Elcordobes’i ne zaman bir tarlada uyurken düşünsem, aklıma İbrahim Tatlıses gelir. Teyzem anlatırdı; Urfa’da, evlerinin arkasında derme çatma, ahırdan bozma garip bir yer varmış. O ahırdan bozma yerde süt satılırmış. Sabahları teyzem, elinde güğümleri süt almak için oraya her gittiğinde, samanların üstünde yarı uyuklayan zayıf bir çocuk görürmüş. Teyzemi fark edince, hemen toparlanır, selam verirmiş çocuk. İri, çok parlak gözleri varmış. İşte samanların üzerinde uyuyan, bu zayıf, iri, parlak gözlü çocuk İbrahim Tatlıses’miş. Urfa’dan, derme çatma bir ahırdan gelip İstanbul’da neredeyse bir imparatorluk kurdu o.

Bence, bizim Elcordobes’imiz, İbrahim Tatlıses’tir. Ve o artık geldiği bu noktadan sonra çok iyi biliyor ki bir daha asla o yoksulluğa geri dönemez. Bu yüzden, artık hiçbir şey onun için eskisi gibi olamayacak…

Urfa’daki o derin yoksulluğu bildiğim için, bu yükseliş, ulaşılan bu şöhret bana garip bir ürperti veriyor…

Şöhret, binlerce, yüzbinlerce göz tarafından, ilgi, hayranlık ve merakla izlenmek, insanı kendisinden kopartan zehirleyici bir duygu bence. Eğer insan, çocukluğunda ezilmiş, sevgiden, ilgiden, dünya nimetlerinden yeterince nasibini almamış, bu yüzden hayata derin bir öfke biriktirmişse, bu zehir onu kolaylıkla pençesine alır. Artık onsuz olamaz. Durmadan, her akşam, her sabah, her an azgın boğalarla dövüşmek zorundadır artık. İstediği yere bir kere gelmeyegörsün, artık onun için hiçbir şey eskisi gibi olamaz…

Şöhrete, sayısı her geçen gün artan hayranlara, güce duyulan arzu, o sonsuz istek, hep aynı kalmaz. Her geçen gün daha da büyür, o bağımlılık. Gün gelir, hiçbir ilgi, hiçbir hayranlık, hiçbir sevgi yetmez olur. Çünkü bir kere kendi dışına çıkmıştır insan. Yılanı görünce büyülenen tavşanlar gibidir. Kendi yarattığının altında kalmıştır artık… İçini kimsesiz bırakmıştır. Yaşam enerjisini, içine, özüne, içindeki en yakınlarına değil; tanımadığı, ona ilgi ve merakla bakan binlerce gözü doyurmak için harcamıştır yıllarca. Giderek içindeki boşluk derinleştikçe, bu boşluğu biraz olsun gizleyebilmek için, onu durmadan izleyen gözlerin daha da çoğalmasını ister… Böylesi insanlar hayranlarını yitirince, içlerindeki o derin boşlukla yüz yüze geleceklerini bildikleri için, unutulmaktan, kendilerine hayranlıkla ve ilgiyle bakan gözlerin yok olmasından ölesiye korkarlar…

Ben, belli bir tanınmışlığa, uzun, çileli ve yorucu yıllar sonunda ulaştım. Bir anda olmadı hiçbir şey. Bu yüzden şöhret beni içimden çıkartamadı, zehirlemedi. Bu yüzden unutulmaya hazırım. Binlerce tanımadığım gözün değil, tek bir gözün beni izlemesini istedim. Bu da, o dönem en sevdiğim kadın oldu hep…

Ama bir anda zirveye çıkanların, sayısız insanın ilgisi ve hayranlığına, inanılması güç paralara ve şöhrete kavuşanların psikolojisini hep çok merak etmişimdir.

Cem Yılmaz’la pek bir samimiyetimiz yoktu. Leman Dergisi’nin odalannda, koridorlarında birbirimize rastladığımızda selamlaşırdık. Sıcak, efendi bir çocuktu. Bazen arkadaşlarına komik şeyler, fıkralar anlatırken görürdüm onu. Çizdiği karikatürleri başkalarına gösterip nasıl olmuş, diye sorardı hep. Yıllar böyle geçti. Cem, sonunda bir gün, Leman’ın koridorlarında arkadaşlarına yaptığı birbirinden ilginç komiklikleri, “Leman Kafe”nin iki metrekarelik sahnesine taşıdı.

Birgün dergiye yazımı bırakmaya gelmiştim. Kapının önünde son derece pahalı bir iki jip gördüm. “Kim gelmiş”, diye sordum güvenlikteki arkadaşlara. Sezen Aksu’nun, arkadaşlarıyla, Cem Yılmaz’ı seyretmeye geldiğini söylediler… O zaman gösterisi kişi başına elli bin liraydı. Ve altı ay sonraya ancak bilet bulunabiliyordu Cem’in gösterileri için… Vücudundan garip bir elektrik yayılıyordu. Etkileyici bir ışığı vardı. İnsan onu seyretmekten kendini alamıyordu… Cem’in sahne aldığı günler, bir gazeteci ordusu geliyordu “Leman Kafe”ye… Ve her şey birkaç ay içinde olmuştu…

Böylesi günlerden bir gün, dergide karşılaştık Cem’le. Heyecanlı, hatta sanki biraz şaşkın bir hali vardı. “Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordum. “Abi,” dedi, “taş yerinde ağırdır. Leman Kafe’den ayrılmam. Elli bin lira, yüzbin lira, ben burada tanındım, yuvamı terk etmem…” Bu defa şaşırma sırası bendeydi… “Ciddi misin sen,” dedim. “Ciddiyim,” dedi. “Peki, söz ver bana,” dedim, “buradan ayrılmayacağına.” “Söz, abi,” dedi, “ayıp ediyorsun…” Daha sonra olanları, siz benden daha iyi biliyorsunuz…

Artık o, kendisini ilgi ve hayranlıkla seyredenlerin hep hoşuna gidecek bir şeyler yapmak zorunda. İçinden geçen ne varsa bunu mizaha dönüştürüp hayranlarını hiç durmadan güldürmek derdinde. Sanki bir an susup içine dönemeyecekmiş, içinden geçen her şeyi yağmalayarak yaşıyormuş gibi…

Bence Siyaset Meydanı’nda, Yılmaz Erdoğan’ın ve özellikle Beyaz’ın sözlerini ikide bir kesmesi ve durmadan konuşması, bundandı belki de. Sustuğu anda, içindeki o derin boşlukla karşılaşıyordu sanki… Yılmaz Erdoğan ile Beyaz, sanıyorum unutulduklarında çok büyük yara almazlar. Çünkü onlar şöhretin basamaklarını çok korunaklı bir şekilde ve herkesin onayını alarak çıkıyorlar… Ama Cem Yılmaz için, aynı şeyi söylemem mümkün değil… Ve o artık çok iyi biliyor ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…

Metin Kaçan’ı tanıdığımda, ondan çok etkilenmiştim. Delidolu, kural tanımaz, her şeyi ti’ye alan, başına buyruk ve özgürlüğüne çok düşkün bir insandı. Öyle, yazıyla, kitapla filan pek bir ilgisi yoktu. Kurguları, imgeleri, sembolleri kitaplarda, yazılarda okumak değil, onları hayatın içinde yaşarken kendisi yaratmak ve onları doğaçlama hissetmek isterdi…

Hayal dünyası çok genişti. Çoğu o an uydurduğu birbirinden ilginç, fantastik öykülerle çevresindekileri olmadık dünyaların içine sokardı. Bir ara beni, doğup büyüdüğü Dolapdere’de uzay mekiği yapan bir kaportacı olduğuna inandırmıştı!

Şair bir arkadaşımdan duymuştum, roman yazdığını ama hiç inanmamıştım. Metin Kaçan ve evde oturup aylarca roman yazmak, birbirine çok aykırı şeylerdi. Bir kere Metin, uzun süre kapalı bir yerde kalamazdı…

Uzay mekiği yapan kaportacıdan umudu kesmiştim ama Dolapdere beni hâlâ çok çekiyordu. Birbirinden ilginç insanların yaşadığı, sınırına kimselerin varamadığı, çok gizemli, içinde birbirinden fantastik öyküler ve hayatları barındıran, ağır bir mahalleydi… Burayla ilgili bir yazı yazmak istiyordum. Rica ettim, yardımcı oldu Metin. Oralı birçok insanla, hatta yıllardır orada berberlik yapan babasıyla bile tanıştırdı… Bir ara evine çay içmeye çağırdı beni. Evde, annesi vardı. Konuksever bir insandı. Bize çay yaptı. Günlerdir içimde biriken merakımı daha fazla gizleyemedim ve Metin’e gerçekten roman yazıp yazmadığını sordum. “Yazıyorum ama daha henüz çok başındayım,” dedi. “Yazdıklarını görebilir miyim?” diye sordum. “Tabii,” deyip oturma odasındaki halıyı ucundan kaldırıp, altındaki iki üç mektup kâğıdını çıkarttı ve üzerindeki tükenmez kalemlerle yazılmış, kargacık burgacık, yazıları gösterdi. “İşte, daha bu kadar yazdım,” dedi. Ve o an içimden hayatımın en yanlış tahminini yaptım. “Bu adam, mümkün değil, bu romanı bitiremez; bitirse bile hiçbir işe yaramaz,” dedim. Biraz geç bitirdi ama bitirdi sonunda. Metin Kaçan’ın bana yıllar önce, oturma odasındaki halının altından çıkartıp gösterdiği mektup kâğıtlarının üzerine o, kargacık burgacık, yazısıyla yazdıkları “Ağır Roman”dı!.. Roman çıkar çıkmaz, baskı üstüne baskı yapmış, daha sonra da sinemaya uyarlanmıştı…

Bir anda zirveye çıkmıştı Metin Kaçan. Herkes onunla konuşmak, yaşadıklarını bilmek istiyordu. Dolapdere, onun sayesinde hiç tahmin edilmeyen bir üne kavuşmuştu ve artık orası Metin Kaçan’la birlikte anılıyordu… Yüz binlerce insanın seyrettiği ve haftalarca kapalı gişe oynayan, “Ağır Roman” filminin jeneriklerinde Metin Kaçan ismini gördüğüm an, bana halının altından mektup kâğıtlarına yazdıklarını gösteren, hayatla ve kendisiyle hep alay eden, tuhaf, olmadık hayallerin peşinden koşan,

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Deneme Edebiyat
  • Kitap AdıBana Türkçe Bir Ekmek Ver
  • Sayfa Sayısı184
  • YazarCezmi Ersöz
  • ISBN9789754782509
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviTekin Yayınevi / 2006

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Suçtur Umutsuzluğa Kapılmak ~ Cezmi ErsözSuçtur Umutsuzluğa Kapılmak

    Suçtur Umutsuzluğa Kapılmak

    Cezmi Ersöz

    Buralarda ölüm çok farklı algılanıyor. Buralarda insanlar ölüme bir son gibi bakmıyorlar. Buralarda hiçbir şey kesintiye uğramıyor. Hayat, ölüm ve çocukluk, her şey kesintisiz...

  2. Haritanın Yırtılan Yeri ~ Cezmi ErsözHaritanın Yırtılan Yeri

    Haritanın Yırtılan Yeri

    Cezmi Ersöz

    Diyarbakır’da bir öğretmen, “Devlet bizim üzerimizi kırmızı kalemle çizmiş,” diye yakınıyordu. Ailesini silahlı çatışmadan koruyabilmek için pencerelerine duvar ören Cizreli bakkalın açıklaması, “Güneş bizim...

  3. Yine Seninle Geldi Hayat ~ Cezmi ErsözYine Seninle Geldi Hayat

    Yine Seninle Geldi Hayat

    Cezmi Ersöz

    Hayat kitaplarda yazılanlar gibi değilmiş. Kitaplarda her kelimenin altında başka bir kelime gizliymiş. Her yüzün altına başka bir yüz… Böyle gidiyormuş; bunun sonu yokmuş....

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Ah Min’el Aşk ~ İskender PALAAh Min’el Aşk

    Ah Min’el Aşk

    İskender PALA

    Aşk, yerine göre yol olur yürünür, yerine göre iman olur uyulur. Bazen ateş olup yakar, bazen deniz olup boğar. Sultan olur ülke yönetir, şarap...

  2. İçime Gir Ama Sigaranı Söndürme ~ Cezmi Ersözİçime Gir Ama Sigaranı Söndürme

    İçime Gir Ama Sigaranı Söndürme

    Cezmi Ersöz

    Birden fermuarını çözdü, pantolonunu indirdi. Sonra da külodunu çıkarttı. Beni nasıl aşağılıyacağını biliyordu ama öfkesini kontrol edemiyordu da: “Hadi, gel, gir içime! Hadi, hakkındır,...

  3. Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken ~ Cemal KafadarKim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken

    Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken

    Cemal Kafadar

    Cemal Kafadar bu kitapta bir araya getirdiği dört denemede, on altıncı ve on yedinci yüzyıllar Osmanlı dünyasından oldukça mütevazı dört kişiyi ele alıyor: Babasından kalan arazi üzerindeki haklarını korumak için divan-ı hümayuna başvuran Mustafa adlı Yeniçeri; İstanbul'da günce tutan Seyyid Hasan adlı derviş...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur