Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Gerçek Kadın: Seni sevmek, kadınlığımı bedenimi ve hazzı ilk defa seninle keşfetmekti. Her dokunuşunda kutsal bir ayinin o sıcak o tatlı şarabını yudum yudum içer gibi. Gerçek Adam: Hayır acımıyorum sana! Sendeki kendimi özlüyorum en çok. Sendeki o çocuk cesaretini, o çıplak sevgiyi özlüyorum. Sendeki o kanayan, o kimsesiz ama saf, o tepeden tırnağa, sevgiye inanan kendimi özlüyorum. Gerçek Kadın: Seni sevmek, aşkın uğruna ama senden izinsiz başka bir kentteki hayatımı sıfırlayıp yaşadığın kente, yaşadığın göğün altına, ısladığın yağmurların altına gelip yerleşmekti.

***

“ ‘Yalnızım…’

Bunca acı, tek bir söze nasıl sığabiliyordu…

Aldım bu sözü dudaklarınızdan, saplayıp kalbimi onun­la parçaladım…

O söz ki

rengi, yarım kalmış aşkların tarifsiz esmerliğine kaçıyor­du…

O söz ki

sapladıkça kalbimin her parçasına yüzünüzü yeniden çiziyordu…

Şimdi içimde, binlerce yüz oldunuz…

Şimdi içimde, binlerce siz oldunuz…”

Yalnızsınız…

Bilseniz, ne kadar suçluyum bunun için… Bilseniz, ne kadar acı çekiyorum… Çünkü sevgim, çekip alamıyor sizi derin ıssızlığınızdan. Oysa ben sizi, sizden önce, göz lerinizdeki o ıssızlıktan dinledim. Sözlerinizden de önce… Benimle ölmeye hazır sesinizden bile, önce…

Yalnızsınız…

Bilseniz, ne kadar da çaresizim buna çare olamadığım için… Oysa en çok siz de soluk alıp veriyorsunuz, diye sev­dim ben bu yaşamı. Yaşamın ona kendinizi eklediğiniz yer­lerini sevdim, en çok. Dokundukça çoğalttığınız, sevdikçe çoğaldığınız yerlerini… Bu şehirden her ayrılışınızda, arkanızda bıraktıklarınızı topladım birer birer. Oturduğunuz çay bahçelerinden, yürüdüğünüz sokaklardan, ıslandığınız yağmurun damlalarından topladım sizi. Vitrinlerde unut­tuğunuz dalgınlığınızı, hiç tanımadığım bir kızın su yeşili gözlerinde bıraktığınız mısralarınızı… Bir bunlara, bir de her, “Sevgilim!” deyişinizde, içimde binlerce çiçek açtıran o büyülü sesinize sarılıp uyuyabildim ancak, düşlerime dar gelen tek kişilik yatağımda. Soluğumu, yalnızca sizin için içimde saklıyorken düşlediğim yarınlara; siz, nasıl da ben hissedemeden soluksuz kaldınız…

Yalnızsınız…

İlk kez o otel odasında hissettim bunu. Yalnızlığınız el­leriniz olmuştu ve artık sığmıyordu ellerime. Kaçırdıkça ben­den ellerinizi, yaşam da kayıp gidiyordu avuçlarımdan. Ne zaman gözlerinizi yumsanız, sizin suretinizde sevdiğim bin­lerce yüz de aynı anda kapatıyordu bana gözlerini. Her uy­kuya dalışınızda içinizdeki o derin yalnızlık duygusunun, sizi, uyandığınızda, beni asla hatırlayamayacağınız kadar uzak yerlere götürmesinden korkarak bekliyordum uyanma­nızı. Gözlerimi kırpmadan, özlemle bekliyordum. İşte bu ço cuksu korkuydu, o sabah sizi öyle aniden uyandırmamdaki sebep. Belki de haklıydınız, “bencillikli bu korkunun adı…

Oysa o gece, ne büyük bencilliklerin kıyısından döndü­ğümü hiç bilmediniz. O gece, sizden gizlediğim tarifsiz acı­larla, lime lime, olmuş bedenimi saatlerce soğuk suyun altında gözyaşlarımla yıkamak yetmeyince uyuşturmaya, o kapıdan içeri ölümün süzülüp girdiğini bilmediniz. Bana, “Şaşırma, beni sen çağırdın!” dediğini… “Şimdi benim olur­san, yaraların iyileşir; diner acıların; ancak bunun için bir şartım var; aşkını, bu odada, bu bedende bırakıp öyle gelmelisin benimle; ölürken yalnız kendini sevmelisin; seçi­mini yap!” dediğini…

Asla, çözemediğim kurallarıyla, beni hep dışına sürük­leyen hayata yeniden tutunmaya çalıştığım tek yerin, size duyduğum bu derin aşk olduğunu bilmediniz hiç… Kendimi değil, sizi seçtiğimi bilmediniz…

Sonra, ıslak, çırılçıplak bedenimi alıp çıktım oradan… Ha­yata girdim… Usulca sokuldum yanınıza, sizden bana sa­rılmanızı istedim. Ölüm, o ısrarcı soğukluğuyla hemen ar­kamda duruyordu. Korkuyordum… Çok korkuyordum… Size, “N’olur, sıkı tut ellerimi; beni o soğuk rüzgârın kollarına bı­rakma, sakın!” diye susarken, gözyaşlarını içime sızıyordu.

Bana, “Git!” dediniz…

Sonra, “Gitme, kal!” dediniz…

Hiç farkında olmadan, bir tek sözünüzle ittiğiniz o uçuramdan, son anda yakaladığınız ellerimle çekip çıkardınız beni. O gece kollarınızda gözyaşlarına boğulmamın sebe bini belki de hiç anlayamadınız. O, “Kal!”ın benim için öne­mini, hiç bilmediniz…

Yalnızsınız…

Sizi kalabalıkların içindeki yalnızlığınıza uğurladıktan sonra, saatlerce ayrılamadım o otel odasından. “Bu son sevişmemiz olacak!” diyerek bendeki her şeyinizi alıp çı­karken, yastığınızda kokunuzu unuttuğunuzu fark etmedi­niz. Size, “Keşke, yalnız bunun için sevseydim, seni!” diye- bilseydim. Keşke, bütün gün o otel odasından yalnızca ko­kunuzu bırakıp çıkamadığım için ayrılamadığımı söyleyebilseydim… O gece yaşanacak her şeyi, daha siz bu kente hiç gelmeden önce sesinizden hissettiğimi; korktuğum gibi olmaması için gözyaşları içinde Tanrı’ya ne çok dua ettiği­mi söyleyebilseydim… O gece konuşup da yıpranmanıza, üzülmenize hiç izin vermeden, “N’olur, sus; ben her şeyi bi­liyorum!” diyebilseydim… Artık benim üzerime düş kurma­dığınızı bile bile, alıp beni düşlerinizde yaşattığınız o ada­ya götürmenizi isteyebilseydim… Bana âşık olmadığınızı, bile bile, orada kalabalıklardan uzak bir aşkı sizinle payla­şabilmek için vazgeçemeyeceğim hiçbir şey olmadığını, söyleyebilseydim… İçinde yaşadığım yozluğun bana vaat ettiği geleceği değil, yaşamınızın benim için ayırdığınız parçasına asla daha fazlasını istemeden razı olacağım, her bir anını size duyduğum aşkla, özlemle anlamlandıra­cağım bir hayatı tercih ettiğimi… Bütün ömrümü, sizinle paylaşmayı düşlediğim o tek şarkılık tangoyu bekleyerek geçirebileceğimi… Yüreğinizin birçok aşkı aynı anda ku­caklayacak kadar büyük olduğunu bildiğimi, bu yüzden kal­binizi başka aşklarla birlikte paylaşarak ama yalnız sizin aşkınıza sadık kalarak yaşamaya gönüllü olduğumu… Sizi ait olduğunuz çevre için değil, bana ait olmanız için değil, karşılığında beni sevmeniz için değil… Sadece siz olduğu­nuz için sevdiğimi, söyleyebilseydim…

Sizi bir başkasıyla yakalamayı istediğiniz mutluluğa en­gel olmayı istemeyecek kadar çok sevdiğimi… Bir başka aşka tutunarak ıssızlığınızdan sıyrılabilecekseniz, eğer; kalbinizde derin bir suçluluk duygusu, pişmanlık ve acıdan başka bir şey yaratabilmekten, yalnızlığınıza ilaç olabil­mekten aciz, size zarar vermekten bir adım öteye gide­meyen şu deli sevdamın ağırlığını üzerinizden alıp gidebi­leceğimi, söyleyebilseydim… Aşkımı, “Bir eflatun ölüm”e sarıp gidebileceğimi…

Yalnızsınız…

Bilseniz, ne kadar suçluyum bunun için… Ah, bir bil­seniz, ne kadar çok acı çekiyorum?!.. N’olur, affedin, beni: Böyle büyük bir aşkla severek, size en büyük acımasızlığı ben yapıyorum!.. Affedin, beni, sevgili!..

Evet, yalnızım…

Sadece bunu söyleyip susmak isterdim… Ebediyen sus­mak. Çünkü canım acıyor… Konuştukça, arzuladıkça, öz­ledikçe, en kötüsü, yaşadıkça canım acıyor…

Şimdi odamdayım. Uzak, dağları karla kaplı bir doğu ken­tinde yapayalnız, kendimleyim şimdi. Gün boyu alkışlandım. Adım yazılıydı duvarlarda. Afişlerde resmim vardı; öksüz, gergin, kendini taşımaktan uzak resmim… Odama girdim demin, içimin ışığını şimdi yaktım. Divana uzandım, öylece. Kendime dokundum sonra, hiç tanımadığım birine, bir boş­luğa, bir unutulmuşluğa dokunur gibi dokundum kendime. Ve daha da derine düşmemek için, “Ne kötü!” dedim; “ne kö­tü, insanın kendine acıması!..” Oysa kendime acımıyordum bile. Öyle uzaktım ki kendimden… Seni aramayı düşündüm sonra, ama hemen vazgeçtim. Çünkü seni değil, sadece tenini özlediğimi hissettim o an. Sana daha fazla haksızlık etmek istemedim. Bunu düşünmek bile bana iyi geldi. Seni, bütünüyle, her şeyinle hissettiğim anda aramalıydım. Çaresizken, sana muhtaçken değil, seninle dopdoluyken…

Ama aradım yine de seni… Hem de uykundan uyandır­dım. Boşluğuma, yalnızlığıma ortak ettim. O derin uykun­dan uyanmışken bile, sesin hep eski sesindi. Sesindi, hep kanayan… Kendine hep aşktan bir yurt arayan sesin… Her halime, her savruluşuma, her ihanetime hazırdı sesin. Se­sinde kabullenmişlik, itaat; sesinde, çaresiz bir hasret hissettim. Sesinde, bir yenilmiştik hissettim. Sen ki beni ko­şulsuz severek, kendi yenilgine ortak etmeye çalışıyordun. Sen tükenmiştin aramaktan, beni de vazgeçirmek istiyor­dun. “Yorulmadın mı, bıkmadın mı aramaktan, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak sana ne kazandıracak?” derken sanki, artık direnme, razı ol kendine, razı ol, bana, razı ol, bu aşka, der gibiydin. Bunu böyle anlamaya zorlardım ken­dimi. Aslında en çok böyle anlarda sorardım kendime hep, sana böylesine muhtaçken, işte yapayalnız kaldığım her odada, her şehirde, elim senin numarana giderken, neden, seninle yerinmiyorum, neden, hep bir başkasını arıyorum, diye… Sorardım, senden değil, neden hep kendimden kaç­tığımı… Her yeni ilişkiyle içimdeki boşluğun biraz daha de­rinleştiğini bildiğim halde, bu hayatı neden sürdürdüğümü, sorardım kendime…

Kabul etmek istemeyeceksin ama itiraf edeyim istersen: Seninle değildi benim derdim, kendimleydi… Neye yarardı, seni anlamam… Neye yarardı, o kanayan sesini içimde hissetmem… Benim derdim seninle değil, sevgili! Benim aynam kırılmış bir kere. Boşluklarımı saklayarak yaşıyo­rum; iyileşmez yaralarımı saklayarak yaşıyorum… Sandı­ğın gibi cesaretimden değil, korkumdan başarıyorum onca şeyi. Korktuğum için haykırıyorum… Korktuğum için Tanrı­ların elindeki ateşi çalmak istiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıŞizofren Aşka Mektup
  • Sayfa Sayısı96
  • YazarCezmi Ersöz
  • ISBN9789944610407
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviTekin Yayınevi / 2011-11

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur