Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

İki ortaklı Finley & Figg avukatlık bürosunda günler genellikle içkili araba kullananlarla, az hasarlı küçük çaplı trafik kazalarıyla ve hızlı boşanma davalarıyla geçiyordu. Yirmi yıllık iki ortak birbirine katlanan çiftler gibi çekişip duruyor ama yine de ortaklıktan vazgeçemiyorlardı.

Ta ki, genç ama şimdiden ruhsal açıdan çökmüş bir avukat olan David Zinc, büyük bir şirketteki işini bırakıp kapıdan içeri girene kadar…

***

1

Finley & Figg avukatlık bürosu, kendini genellikle “butik şirket” olarak tanımlardı. Bu yanlış adlandırma, rutin sohbetlere sık sık sıkıştırılırdı ve hatta ilanlarında müşteri çekmek isteyen ortaklarca çeşitli şekillerde kullanılırdı. Aslında bu söz, şirketin beş para etmez şirketler ortalamasının üstünde olduğunu ima ediyordu. Butik yani küçük, yetenekli ve belli bir alanda uzmanlaşmış. Butik yani, sözcüğün Fransızca aslında olduğu gibi, şık ve çekici. Butik yani küçük, seçkin ve başarılı olmaktan çok mutlu.

Oysa Finley & Figg avukatlık bürosu küçüklüğü dışında bu özelliklerin hiçbirine uymuyordu. Bu şirketin mahareti yaralanma davalarını kovalamaktı ki bu iş de fazla ustalık ve yaratıcılık gerektirmiyordu. Ayrıca hiç de seçkin ve çekici değildi. Statüsü yüksek olmadığı gibi kazancı da düşüktü. Şirket küçüktü çünkü büyüyecek parası yoktu. Seçkin değildi; tam tersine iki ortak dahil kimse orada çalışmak istemiyordu. Bulunduğu yer bile hayatın monoton geçtiği bir kenar mahalleydi. Solunda bir Vietnam masajı salonu, sağında çim biçme makinesi tamircisiyle Finley & Figg’in pek de başarılı olmadığı ilk bakışta açıkça anlaşılıyordu. Caddenin tam karşısında başka bir butik şirket (nefret edilen bir rakip) ve köşeyi dönünce başka avukat büroları vardı.

Aslında semt, avukatlar sayesinde biraz toparlanmıştı. Bunların kimi yalnız çalışırdı; kiminin ise küçük ortaklıkları ya da mütevazı butik şirketleri vardı.

Finley & Figg’in bulunduğu Preston Caddesi, yenilenip işyeri yapılmış eski küçük evlerle dolu yoğun bir caddeydi. Bunlar arasında içki dükkânı, kuru temizleme, masaj salonu gibi perakende satıcılar; avukat, dişçi, çim makinesi tamircisi gibi meslek erbapları ve pizza fırını, baklavacı ve Meksika dürümcüsü gibi yemek dükkânları vardı. Oscar Finley bulundukları binayı yirmi yıl önce bir davada kazanmıştı. Semtin prestiji olmamasına karşın, binanın konumu iyiydi. Preston, Beech ve Otuz İkinci caddelerin kesiştiği köşeye sadece çok yakındı. Bu köşe haftada en az bir, çoğunlukla daha fazla ciddi kazanın meydana geldiği bir yol ve trafik karmaşasıydı, Finley & Figg’in yıllık cirosunun büyük bölümü, yüz metreden bile yakın bu köşede meydana gelen kazalardan oluşurdu. Öteki hukuk bürolarının (butik olanlar ve diğerleri) işsiz avukatları da cayırdayan lastikleri ve çarpma sesini duyabilecekleri kadar yakında, ucuz bir bina bulmak için caddeyi kolaçan ederlerdi.

Sadece iki avukat ortağın olduğu bir büroda, bunlardan birinin usta, diğerinin çırak olması kuşkusuz bir zorunluluktur. Burada usta olan, güneybatı Chicago’nun zorlu sokaklarındaki avukat kavgalarında otuz yıldır sağ kalmayı başarmış, altmış iki yaşındaki Oscar Finley’di. Oscar bir zamanlar devriye polisiydi ama kafatasını çatlatınca işten ayrıldı. Neredeyse hapse girecekken birden toparlanıp bir yüksekokula yazıldı; ondan sonra da hukuk fakültesini bitirdi. Hiçbir hukuk bürosunda işe giremeyince kendi küçük bürosunu kurdu ve yanına yaklaşan herkesi dava etmeye başladı. Aradan otuz iki yıl geçtikten sonra bugün, bütün meslek yaşamını vadesi geçmiş borçların tahsili, ufak çaplı trafik kazaları, kayıp düşmeler ve şıpınişi boşanma dosyalarıyla harcadığına inanamıyordu. Kendisi ise, her gün boşamayı düşündüğü korkunç bir kadın olan ilk karısından hâlâ boşanamamıştı. Buna maddi gücü yetmemişti. Otuz iki yıllık avukatlıktan sonra, Oscar Finley’in hâlâ pek çok şeye maddi gücü yetmiyordu.

Çırak sayılan ortağı Wally Figg kırk beş yaşındaydı; Oscar yargıçları, meslektaşlarını ve özellikle de yeni gelen müşterilerini etkilemek istediğinde, “Bu işi benim genç ortağa vereceğim,” gibi sözler söylemeyi severdi. Wally hırslı bir avukat görüntüsü vermekten hoşlanırdı ve yaygaracı ilanlarında bunun işaretlerini verirdi; “Haklarınız için Savaşıyoruz!” ve “Sigorta Şirketleri Bizden Korkun!” ve “Biz İş Yapıyoruz!” Bu türden ilanlar parklardaki banklarda, şehirdeki otobüslerde, taksilerde, liselerin Amerikan futbolu programlarında, hatta yasalara aykırı olmakla birlikte telefon direklerinde yer alırdı, ilanları, televizyon ve reklam tabelaları gibi iki çok önemli ortamda yer almazdı. Wally ve Oscar bu konuyu hâlâ tartışıp duruyordu. Oscar -ikisi de aşırı derecede pahalı olan bu alanlara- para harcamaya karşıydı. Wally ise hâlâ bunun için planlar yapıyordu. Onun hayali, kendi gülümseyen yüzünü ve dazlak kafasını televizyon reklamlarında, sigorta şirketlerine acımasızca saldırırken görmekti. Bir yandan da ücretsiz hattan kendisini arayacak kadar akıllı olabilen mağdurlara, devasa tazminatlar vaat edecekti.

Oysa Oscar bir reklam tabelası parası bile ödemek istemiyordu. Wally ise bürodan altı blok ileride, Beech ile Otuz ikinci caddelerin birleştiği köşedeki tabelayı çoktan gözüne kestirmişti. Trafiğin yoğun olduğu köşedeki dört katlı büyük apartmanın tepesinde, tüm Chicago şehrinin en kusursuz tabelası duruyordu ve o sıralar üzerinde ucuz iç çamaşırı reklamı vardı. (Wally, bunun çekici bir reklam olduğunu kabul ediyordu.) Bu reklam panosu biçilmiş kaftandı ama Oscar yine de karşı çıkıyordu.

Wally, Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi gibi prestijli bir okuldan mezundu. Oscar’m diploması ise bir ara gece kursları veren, artık kapanmış bir okuldandı. İkisi de baro sınavlarına üçer kez girmişti. Wally dört kez evlenip boşanmıştı; Oscar ise bunu rüyasında görürdü ancak. Wally büyük davalar alıp milyon dolarlar kazanmak istiyordu; Oscar’ın ise aklında sadecc boşanmak ve emekli olmak vardı.

İkisinin ortak olup Preston Caddesi’ndeki evden bozma binada büro açmaları apayrı bir öyküydü. Birbirinin gırtlağına sarılmadan nasıl geçindikleri ise tam bir muammaydı.

İki ortağın arabulucusu, büyüdüğü sokaklarda edindiği tavırlara ve düşünce yapısına sahip Rochelle Gibson adında güçlü kuvvetli bir siyahi kadındı. Bayan Gibson telefonlara bakar, resepsiyonda oturup bir umutla gelenleri karşılar, diş gıcırdatarak giden öfkeli müşterileri uğurlardı. Ara sıra daktiloda bir şey yazardı (ancak patronlar yazılacak yazıları varsa bunu kendilerinin yazmasının daha kolay olacağını çoktan öğrenmişlerdi), güvenilir bir elemandı ve en önemlisi, Oscar’la Wally arasındaki bitmez tükenmez ağız dalaşının arabulucusuydu.

Yıllar önce Bayan Gibson, kendi kusuru olmayan bir araba kazasında yaralanmıştı. Ardından tazminat için Finley & Figg hukuk bürosunu tutarak başına yeni bir bela sarmıştı. Kazadan yirmi dört saat sonra, Bayan Gibson her tarafı alçılar ve atellerle kaplı, hâlâ bol miktarda narkoz etkisindeyken gözlerini açtığında, karşısında Wallis Figg’in etli yüzünü bulmuştu. Mavi ameliyat önlüğü, boynunda stetoskobuyla tam bir doktor kılığındaydı. Wally, hukuki temsilcisi olmak üzere onu bir sözleşme imzalamaya kandırdı ve bol keseden vaatlerde bulunduktan sonra geldiği gibi gizlice hastane odasından sıvıştı; ardından kadının dosyasını kesip biçmeye girişti. Bayan Gibson, Wally sayesinde 40 bin dolar tazminat kazandı ama bu para kocasının içkisi ve kumarı yüzünden birkaç haftada buharlaşıverdi. Bunun üzerine Oscar Finley, Bayan Gibson’ın avukatı olarak bir boşanma davası açtı; ayrıca kadının iflas işlemlerini yürüttü. Bayan Gibson iki avukatını da pek beğenmemişti. Her ikisini de davalarını iyi takip etmedikleri için mahkemeye vermekle tehdit etti. İki avukat bu tip davalarda zarar gördükleri için onu memnun etmeye gayret ettiler. Bayan Gibson’ın sorunları büyüdükçe avukatlık bürosundan çıkmaz oldu ve zamanla üçü de birbirinin varlığına alıştı.

Finley & Figg, bir sekreter için çok sevimsiz bir işyeriydi. Ücret düşük, müşteriler tatsızdı. Büroyu arayan avukatlar telefonda kaba davranıyordu. Çalışma saatleri uzundu. Ama işin en kötü yanı Oscar ve Wally’yle uğraşmaktı, iki ortak olgun davranmaya çaltşmıştı ama yaşlı kızlar bundan hoşlanmamıştı. Genç gibi davranmaya çalıştıklarında ise Wally pençelerini koca memeli bir tipten çekemediği için, cinsel taciz suçuyla dava edildiler. (50 bin dolar karşılığında, mahkemeye başvurmadan uzaklaşmışlardı ve isimleri gazetelerde çıkmıştı.) Bir sabah Rochelle Gibson büroya geldiğinde, o sıralar çalışan sekreterin aniden işten ayrıldığını öğrendi. Ortaklar bağırıyor, telefonlar çalıyordu. Bayan Gibson sekreter masasına geçip oturdu ve ortalığın durulmasını sağladı. Ardından kahve hazırladı. Ertesi gün ve sonraki gün de geldi. Bayan Gibson sekiz yıldır hâlâ orada çalışmaktaydı.

İki oğlu da hapisteydi. Wally onların da avukatıydı ama açık konuşmak gerekirse, kimse onları kurtaramazdı. Daha ergenlik çağında oldukları halde, Wally birçok kez uyuşturucudan tutuklanmalarıyla ilgilenmek zorunda kalmıştı. Gittikçe batağa saplandıklarında, Wally onların ya hapse ya da mezara gidecekleri uyarısında bulunmuştu. Aynı uyarıyı annelerine de yapmıştı ama Bayan Gibson oğullarına söz geçiremiyordu. Bu nedenle hiç olmazsa cezaevine düşmeleri için dua ediyordu. Uyuşturucu grupları yakalandığında, on yıl ceza aldılar. Wally cezayı yirmi yıldan on yıla indirtmişti ama oğlanlar ona hiç minnet duymadılar. Anneleriyse gözyaşları içinde teşekkür etti. Bu sıkıntılı zamanlarında, Wally ondan bir kuruş bile avukatlık parası istememişti.

Bayan Gibson’ın yaşamı gözyaşları içinde geçiyordu. Kadın sorunlarını kapalı kapılar ardında ağlayarak Wally’ye anlatıyordu. Wally de ona akıl veriyor, yapabileceği bir şey varsa bunu ondan esirgemiyordu ama en büyük rolü Bayan Gibson’a iyi bir dinleyici olmaktı. Wally’nin inişli çıkışlı hayatı nedeniyle sık sık rolleri değişiyorlardı. Son iki evliliği biterken avukatı teselli eden Bayan Gibson oldu. Wally’nin içkisi tavan yaptığında, bunu anlayıp onu engelleyen de oydu. Her gün ağız dalaşı yapsalar da kavgaları daima gelip geçiciydi ve hemen barışmanın bir yolunu bulurlardı.

Finley & Figg’de üçünün birden hırlaşıp birbirine küstüğü zamanlar da oluyordu. Bunun sebebi genellikle parasızlıktı. Piyasada çok fazla avukatlık bürosu ve sokaklarda pek çok işsiz avukat vardı.

En korktukları şey ise yeni bir rakipti.

2

David Zinc, L hattı treninden Chicago’nun merkezindeki Quincy İstasyonu’nda indi. Yürümekte zorlanmasına karşın, merdivenlerden Wells Caddesi’ne inmeyi başardı. Ayakları giderek ağırlaşıyor, adımları yavaşlıyordu. Wells ve Adams caddelerinin birleştiği köşede durup kendisine neler olduğunu anlamak için ayakkabılarına baktı. Ayaklarında, şirketteki kimi kadınlar da dahil her erkek avukatın giydiği gibi siyah deriden, bağcıklı, standart ayakkabılar vardı. Zorlukla soluk alıyordu. Havanın soğuk olmasına karşın koltuk altlarının terlediğini hissetti. Otuz bir yaşındaydı. Kalp krizi için henüz çok erken bir yaştı bu. Son beş yıldır aşırı çalışmakla birlikte, bu hızlı tempoya alışmıştı. Ya da kendisi öyle sanıyordu. Köşeyi dönünce durup, sise ve bulutlara doğru dimdik yükselen, üç yüz metrelik metalik pırıltılı Trust Towers’a baktı. Bu sırada kalp atışları hızlanmış, midesi bulanmaya başlamıştı. Yanından gelip geçenler ona değiyordu. Adams Caddesi’ndeki kalabalıkla birlikte yolun karşısına geçip kaldırımda güçlükle ilerledi.

Trust Towers’in giriş avlusu, yüksek tavanlı, dört yanı açık bir yerdi. Sıcaklık ve güzellik katması amacıyla her yer ne olduğu anlaşılmayan heykellerle, mermer ve camla doldurulmuştu. Oysa aslında soğuk ve itici bir yerdi. En azından David’e göre… İçerde birbirine ters konumlandırılmış altı tane yürüyen merdiven vardı ve tümü de işyerlerine ulaşmaya çalışan yorgun savaşçılarla doluydu. David ne kadar uğraşsa da yürüyen merdivenlere ulaşmayı başaramadı. Büyük bir boyalı taş yığınının yanındaki deri kanepeye oturdu. Kendisine neler olduğunu anlamıyordu. İnsanlar, havanın kapalı olduğu bugünde saat sabahın henüz yedi buçuğu olduğu halde şimdiden gergin halleri, boş boş bakan gözleri ve ciddi yüzleriyle yanından hızla geçip gidiyordu.

“Kriz” elbette bir tıp terimi değildir. Doktorlar bir hastanın ciddi bir aşamaya geçtiği anı anlatmak için daha tumturaklı bir ifade kullanırlar. Bununla birlikte, kriz ciddi bir andır. Bir travma sonucunda insanın başma bir anda gelebilir. Belki de beyin ve bedenin artık iflas ettiği ana kadar yavaş yavaş biriken bir baskının acıklı zirvesi, son bir saman alevidir. David Zinc’in yaşadığı da böyle bir şeydi. Nefret ettiği meslektaşlarıyla beş yıllık yoğun bir çalışma dönemi geçiren David’e, o sabah boyalı taş yığının yanında otururken bir şeyler olmuştu. Anlamsız bir koşturmaca içine girecekleri yeni bir güne başlamak için üst katlara çıkan iyi giyimli zombilerin yanından geçtiğini görüyordu. Zinc bir yorgunluk krizi geçiriyordu.

“Hey Dave. Yukarı çıkmıyor musun?” dedi anti-tröst bölümünden Al.

David zorlukla gülümseyerek evet anlamında başını salladı ve ağzında bir şeyler geveledikten sonra ayağa kalkıp nedense Al’in peşinden gitti. Akşamki Blackhawks maçından söz eden Al’in bir adım arkasından, yürüyen merdivene yetişti. Üst kata doğru yükselirken David sık sık evet anlamında başını sallıyordu. Onun altında kalan ve yürüyen merdivende peşinden gelen suskun ve asık yüzlü genç avukatlar, koyu renk paltolarıyla bir kış cenazesinde tabut taşıyan insanlara benziyorlardı. David ve Al birinci katta yürüyen merdivenden inip asansör beklerken, bir grup avukata katıldılar. David onların hokey maçından söz ettiklerini duyuyordu. Yeniden başı dönmeye midesi bulanmaya başladı. Sonra tıklım tıklım dolu bir asansöre binip, bir dolu insanla omuz omuza durdular. Al konuşmuyordu. Kimse konuşmuyor ve birbirinin yüzüne bakmıyordu.

David kendi kendine, “Yetti artık. Bu asansöre, bu son binişim olsun,” dedi.

Asansör sarsılıp tısladı ve sekseninci katta durdu. Burası Rogan Rothberg’in yeriydi. Bu katta inen üç avukatın yüzleri David’e tanıdık geldi ama isimlerini bilmiyordu. Bundan doğal bir şey de olamazdı; zira yetmişinci ila yüzüncü katlar arasında yer alan şirkette altı yüz avukat çalışıyordu. İki koyu renk takım elbiseli de seksen dördüncü katta indi. Asansör yükselmeye devam ederken David terlemeye başladı; ardından nefes alışı hızlandı. Kendi küçük bürosunun bulunduğu doksan üçüncü kata yaklaşırken kalp çarpıntısı arttı. Doksanıncı ve doksan birinci katlarda asık yüzlü birkaç kişi daha indi. Asansörün her duruşunda David kendini biraz daha halsiz hissediyordu.

Doksan üçüncü kata geldiklerinde sadece üç kişi kalmışlardı: David, Al ve Yalpacı diye ad taktıkları şişman bir kadın. Asansör durdu, hoş bir zil sesi duyuldu, kapı sessizce açıldı ve Yalpacı asansörden indi. Al de indi. David yerinden bile kımıldamamıştı; aslında kımıldayamamıştı. Saniyeler geçti. Al dönüp ona baktı ve, “Hey David, geldik. Hadisene!” dedi.

David karşılık vermeyip başka bir âlemdeymişçesine boş boş baktı. Kapı kapanıyordu. Al evrak çantasını uzatıp kapıyı durdurdu ve, “David, sen iyi misin?” diye sordu.

“Evet, elbette,” diye mırıldandı David harekete geçerek. Kapı açıldı ve zil yine çaldı. Asansörden çıkıp burayı ilk kez görüyormuş gibi çevresine bakındı. Aslında buradan sadece on saat önce ayrılmıştı.

“Yüzün solmuş,” dedi Al.

David’in başı dönüyordu. Al’in sesini duydu ama söylediklerini anlamadı. Yalpacı birkaç adım ileride durmuş şaşkın şaşkın

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıDavacı
  • Sayfa Sayısı439
  • YazarJohn Grisham
  • ÇevirmenŞefika Kamcez
  • ISBN9751415073
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviRemzi Kitabevi / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur