Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Klasik Rus edebiyatının ünlü isimlerinden Dostoyevski’nin 1846’da yazdığı ilk romanıdır İnsancıklar. Mekân Petersburg’dur; tema dostluk, sevgi, acıma ve fedakârlık üzerine kurulmuştur.

Dostoyevski İnsancıklarda öksüz bir kıza âşık olan fakir ve yaşlı bir kâtibi anlatır. Romanda, kâtibin (Makar Aleksiyeviç) toplumda saygın bir insan olabilmek için verdiği mücadeleler, şefkat perdesi arkasında sevdiği kız için katlandığı zorluklar karşılıklı mektuplaşma yoluyla akıcı bir üslûpla anlatılır.

Dostoyevski, ilk romanı İnsancıklarla daha 25 yaşındayken genç yazarlar arasına girmiş, gelecek vaat eden bir yazar olarak görülmüş ve benimsenmiştir.

***

7 Mayıs

Sevgili Kızım Varvara Alekseyevna,

Dün o kadar mutlu oldum ki; tarif edemem. Bilirsin, daireden dönünce bir iki saat kestirmeden edemiyorum. Bu beni ziyadesiyle dinlendiriyor. Günün yorgunluğunu atıyorum. Dün iş dönüşü yine uyumuştum. Uyandığım zaman galiba saat yediye geliyordu. Tam emin değilim, sekiz de olabilir. Mumu yaktım, kalem kâğıt hazırladım. Masamın başına geçtim. Kalemi yontarken, bir ara dışarı baktım; birdenbire kalbim heyecanlanıverdi, hızlı hızlı çarpmaya başladı. Ah kuzucuğum, ah biricik kızım. Demek artık kalbimden geçenleri bile hissedebiliyorsun… “Ne olur… diyordum içimden; şu kuzucuğum perdeyi azıcık aralasa da; odanın içinde gezindiğini, sıhhatte olduğunu görebilsem…” Baktım, perdenin ucunu kıvırıp kına çiçeğinin saksısına tutturmuşsun. Seni, uzaktan da olsa, görebileceğim küçücük bir aralık bırakmışsın. Ne saadet!.. Teşekkürler, binlerce teşekkürler… Odanın içinde gezindiğini, yüzünün mutlu bir şekilde gülümsediğini görür gibi oldum. Görür gibi oldum dememin sebebi, ne yazık, artık uzakları iyi seçemeyişim. Ben de bir zamanlar iyi görürdüm. “ihtiyarlık maskaralıktır” diyenler fazla da haksız değil hani… Uzaklara dikkatli bakınca gözlerim buğulanıveriyor. Akşam fazla okuyunca, sabaha gözlerim kızarmış ve kanlanmış olarak kalkıyorum. Gün boyunca beni rahatsız ediyor. Gözlerimin çapağını silerken etraftan utanıyorum.

Mektuba başladığım şu anda, gülümseyen o melek yüzün hayalimde canlanıverdi. Saf, günahsız, mâsum gülümseyişin içimi rahatlatıyor. Bütün yorgunluğumu, fakirliğimi, ihtiyarlığımı unu-tuveriyorum. Tasasız, dertsiz, mutlu bir insan gibi hissediyorum kendimi. Beni de hayata bağlayan bir can var diyorum.

Şu perde parolasını bulmamız pek iyi oldu, kuzucuğum. Perde vasıtasıyla haberleşebileceğiz. Her sabah perdenin aralandığını görünce sağlığının yerinde olduğunu anlayabileceğim. Perde açılınca, “Hayırlı sabahlar. Nasıl uyudunuz bakalım? Sağlığınız yerindedir inşallah. Beni merak etmeyin, gördüğünüz gibi, şükürler olsun iyiyim.” demiş olacaksın. Perdeyi indirince, “Artık yatma zamanı geldi, iyi geceler sayın Makar Alekseyeviç! Fazla okuyup da gözlerinizi yormayın.” demek istediğini anlayacağım. Ne akıllıca bir buluş değil mi, anacığım?

Yeni odamda çok mutluyum. Buraya taşınmakla çok iyi ettim. Artık her gün, uzaktan da olsa, seni görebileceğim. Bu odayı kiralamakla iki güneşe birden kavuştum. Biri vücudumu, öbürü kalbimi ısıtıyor.

Yeni bir eve taşınınca, insan bir müddet yerini yadırgar diyenlere katılmıyorum. Ben hiç yadırgamadım. Rahat bir uyku uyudum ve kuşlar gibi hafif uyandım. Sağlık haberini aldım; saadetten uçuyorum, çünkü perdeni aralamışsın. Havada bahar kokusu var, kuşlar cıvıldıyor. Güneş bütün sıcaklığı ile cömertce odama doluyor.

Nedense, bahar insanda sıcak ve mutlu hisler uyandırıyor. Tabiatla birlikte insanın duyguları da canlanıyor. Ben ki, hayatta dikili ağacı olmayan, zavallı bir ihtiyarım… Düşünebiliyor musun; ben bile hayal kurabiliyorum. Bütün hayallerimde sen varsın…

Belki kızacaksın ama, yeni bir kitap aldım. Onca ihtiyacımız varken kitaba para vermek müsrifçe bir davranış; biliyorum. Bu ihtiyarcığı mazur göreceğini umuyorum. Kitap oldukça duygusal ve psikoloji ağırlıklı; ama yine de hoşuma gitti. Daha çok gençlere hitap eden bir eser; ancak bilirsin, duyguların yaşı yoktur… Hele mevsim bahar olunca, insanın aklına hep tatlı, heyecanlı duygular geliyor. Bu satırları kitaptan faydalanarak yazdığımı tahmin ediyorsundur elbette. Kitabın başında bir de şiir var:

Ah niçin kuşlar kadar hür değilim?

Beni duvarlar arasına esir eden,

Bu bağlardan nasıl kurtulacağım? Vs, vs…

Daha birtakım hoyratça fikirler. Neyse, geçelim bunları… Nemize lâzım?

Kuzucuğum, acaba sorma cesareti gösterebilir miyim? Bu sabah, neşe içinde nereye gidiyordun? Öyle hür kuşlar gibi uçuşunu seyredince ben de neşelendim doğrusu… Tam daireye gitmeye hazırlanıyordum ki, kapıdan çıktığını gördüm. Önce endişeye kapıldım; ciddi bir şey var mı diye. Fakat yüzünün tebessüm ettiğini farkedince rahatladım. Sanki benim odamdan tarafa baktın ve hafifçe el salladın gibi geldi bana… Yanılmıyorum değil mi?

Kendimizi üzüntüye kaptırmanın hiçbir faydası yok; sıkıntılar, hele bunlar maddi olunca, çabuk geçer değil mi? Hem, can sıkıntısı acılarımızı artırmaktan başka ne işe yarıyor ki? Kadere küsmenin hiçbir faydası yok. Bunu kendi üzerimde denedim. Ne zaman kadere küstümse, işlerimin daha da kötüye gittiğini gördüm. Sen hastalandığın zaman, “Kuzucuğum hastalığa değil, sağlığa daha lâyık; neden böyle oluyor?” diye kadere sitem etmiştim. Ancak kısa zamanda iyileştiğini görünce pişman oldum. Şimdi daha iyisin değil mi meleğim?

Şu senin Fedora ne âlemde? Çok saf bir kadın, değil mi? iyi geçiniyorsunuzdur umarım. Biraz gevezece, ama dedikoducu değil en azından.

Sana Teresa’dan söz etmiştim. O da saf ve iyi niyetli bir kadıncağız. Fakat, bizim ev sahibesi zavallıyı köle gibi kullanıyor; nefes aldırmıyor. Nasıl mektuplaşacağımızı düşünürken, bu iyi kalpli kadıncağız imdâdımıza yetişti.

Dediğim gibi, odamdan memnunum; ama ev için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Öyle bir eve düştüm ki, ev demek için bin şâhit lâzım; yol geçen hanı gibi. Gürültüden durulmuyor. Eskiden oturduğum evi biliyorsun; sessiz, sâkin bir yerdi, çıt çıkmazdı ve ben de odamda keşiş gibi oturur kitap okurdum.

Hayatımdan yakındığımı sanma. Hikâyecilerden esinlenerek evin tasvirini yapıyorum. Dış kapıdan girince burnunuza ekşi bir rutubet kokusu geliyor. Duvarlar kim bilir kaç seneden beri badana yüzü görmemiş. Karanlık koridor boyunca karşılıklı odalar sıralanıyor. Kapılar birbirine bakıyor. Odalar küçücük, mahkûm hücresi gibi.

Çocuk bağrışmaları, kadın çığlıkları, sarhoş nârâları birbirine karışıyor. Kadınlar bile ağıza alınmayacak küfürler ediyorlar. Bir odada en az iki üç kiracı oturuyor; düşünebiliyor musun, bir odada üç kişi… Ne can sıkıcı bir hayat! Biri kitap okumak, diğeri uyumak istiyor. Üçüncüsü bir arkadaşını dâvet etmiş, içki içip şarkı söylüyorlar…

Kiracılar içinde okumuş, bilgili, iyi insanlar da var. ilk bakışta, onları buraya fakirliğin ittiğini anlıyorsun. Kapı komşumla tanıştım; daha doğrusu kendisi “Hoşgeldiniz” demek için uğradı.

Edebiyatçıymış. Kitap okumaktan hoşlandığımı duyunca çok sevindi. “Ah,azizim… dedi, okuyanların sayısı gittikçe azalıyor ve Rusya karanlık bir cehalete doğru koşuyor.” Çok bilgili bir adam; Homeros’tan, Sokrat’tan, Çiçero’dan pasajlar okuyor. Bir dahaki sefere üzerinde çalıştığı yeni kitabının müsvettelerini getireceğini söyledi. Bunları okuyup kanaatlerimi söylememi istiyor.

Karşı odada iki deniz subayı oturuyor. Adamlar içki içmekten, kâğıt oynamaktan ve açık saçık hikâyeler anlatmaktan başka bir iş yapmıyorlar. Hemen bitişikteki odada bir Ingiliz öğretmenle bir deniz teğmeni oturuyor. Ikisi de pek kibar insanlar. iyi anlaştıkları hemen belli oluyor.

Ev sahibemiz cimri mi cimri, pasaklı mı pasaklı, şişman, kısa boylu, yağ tulumu gibi, mendebur bir kocakarı. Yüzünün bir defa olsun güldüğünü görmedim. Hep kiracılardan şikâyetlenir, kirayı geciktirenlere çıkışır, kira vermeyenleri polis zoruyla dışarı atar; mallarına haciz koydurur.

Ben bu kadının bir gün olsun hanımefendi gibi giyindiğini görmedim. Sırtında pis bir sabahlık, ayaklarında kalın tabanlı terlikler, taranmamış saçlarını topuz yapmış bir halde dolaşır; Teresa’ya bağırır, emir üzerine emir yağdırır.

Benim oturduğum oda mutfağa bitişik olduğu için yemek kokuları bazen çok rahatsız ediyor. Burası daha evvel mutfağa bitişikmiş. Kocakarı, “Bu mutfak çok geniş.” deyip araya bir tahta bölme yaptırmış; böylece benim oda ortaya çıkmış. Küçük ama bana yetiyor. Karyolamı, masamı, iki sandalyemi, kitaplığımı rahatça yerleştirdim. Duvara da bir aziz resmi astım.

Kirasını sorarsan, çok ucuz. Artık üç beş kuruş artırabileceğim. Burada en ucuz odanın aylığı otuz beş rubleden aşağı değil; ama ben yemeği içinde yirmi ruble ödeyeceğim. Biliyorsun, daha evvel oturduğum yere kırk ruble veriyordum. Bu yüzden ne para biriktirebiliyor, ne de çay içebiliyordum. Kendimi ve seni temel ihtiyaçlardan mahrum bırakıyordum. Aslında çay tiryakisi değilim; ama birileri odama gelince çay ikram etmek gerekiyor. Ben de onlarla birlikte bir bardak içiyorum.

Kına çiçeğini sevdiğini biliyorum; Fedora söylemişti. Sana iki saksı kına çiçeği aldım. Küpe ve sardunya çiçeğini de sever misin? istersen önümüzdeki ay onlardan da alırım.

Sakın, ucuz bir odaya taşındım diye üzüntüye kapılma. isteyerek taşındım ve bundan da memnunum. Çünkü artık para biriktirebileceğim. Her ay en az on beş ruble artırabileceğimi sanıyorum. Bir ayakkabı alabilirsem, başka bir şeye ihtiyacım kalmayacak. Arkadaşların söylediğine bakılırsa, müdür önümüzdeki ay ikramiye vermeyi düşünüyormuş. Eğer öyle olursa, ayakkabı parası çıktı demektir.

Dışarıdan bakanlar beni bunak bir ihtiyar zannederler; ama aslında hesabını bilen, iradeli, tertipli bir insanımdır. Aslında kendimden bahsetmeyi sevmem, fakat beni daha yakından tanıyasın diye bunları yazıyorum. Sen de bana yaz anacığım, günün nasıl geçiyor, sağlığın iyiye gidiyor mu, bir sıkıntın var mı?

Şöyle böyle derken, daireye gitme zamanı geldi. Seni Tanrı’ya emanet eder, cevabını en kısa zamanda beklerim. Yanaklarından şefkatle öpüyorum meleğim.

Sâdık dostun ve koruyucun Makar Alekseyeviç

Not: Mektupla beraber sana iki saksı kına çiçeği, bir kilo şeker gönderiyorum anacığım. Afiyet olsun.

9 Nisan

Saygıdeğer, Koruyucu Meleğim Makar Alekseyeviç,

Mektubuma başlamadan evvel size çok kırıldığımı belirtmek istiyorum. Gönderdiğiniz hediyeleri alırken ne kadar üzüldüğümü bilemezsiniz. Size kaç defa söyledim; benim için masrafa girmeyin, hiç bir şeye ihtiyacım yok diye! Bunları alabilmek için kendinizi en lüzumlu ihtiyaçlarınızdan mahrum ettiğinizi biliyorum ve bu beni çok üzüyor. Şimdiye kadar yaptığınız iyilikleri unutmadım; size minnettarım. Beni karşılığını veremeyeceğim iyiliklerin altında eziyorsunuz, aziz dostum. Sırf para biriktirebilmek ve bunları bana harcayabilmek için o dar odaya taşındığınızı anlamadığımı mı sanıyorsunuz?

Siz Fedora’nın gevezeliğine ne bakıyorsunuz. iki saksıya birden ne gerek vardı? Beni üzmemek için ucuza aldığınızı söylüyorsunuz, ama kim bilir kaç para ödediniz. Ya şekere ne demeli! Hem de bir kilo… Siz delisiniz, azizim. Zaten mektubunuzdan pek de akıllı olmadığınız anlaşılıyor. Nedir o cümleler? Bahar kokuları, kuş cıvıltıları, iki güneş… Okuduğunuz kitap sizi hayli etkilemiş anlaşılan.

Çiçekler çok güzel doğrusu. Koyu kırmızı, benekli… Tam benim sevdiğim cinsten. ikisini de pencerenin önüne koydum, pek yakıştılar. Pencere deyince, perde aklıma geldi. Perdeyi aralamayı hiç düşünmemiştim doğrusu. Çiçeğe su verirken tesadüfen saksıya takılmış; mesele bundan ibaret. Eh, madem sizi mutlu etmiş; varsın öyle kalsın…

Saygıdeğer Alekseyeviç, her ne kadar rahat olduğunuzu ve artık para biriktirmeye başladığınızı söyleseniz de; beni kandıramazsınız. Gerçeği biliyorum; saklamaya çalışmayın. Siz o ucuz odaya sırf aylığınızdan bana harcayabilecek üç beş kuruş artırmak için taşındınız. Bunu adım gibi biliyorum. Benim için neden bu kadar fedakârlığa katlanıyorsunuz, neden? Siz ki, yalnızlığı ve sessizliği seven bir insansınız; o gürültülü evde ne işiniz var? Odanız dar ve mutfaktan gelen yemek kokuları sizi rahatsız ediyor. Bu şartlar altında hâlâ nasıl kitap okuduğunuzu söyleyebiliyorsunuz?

Fedora’nın anlattığına göre, bu maaşla önceleri daha rahat yaşıyormuşsunuz. Neden en önemli ihtiyaçlarınızdan keserek bana para harcama gereği duyuyorsunuz? Beni mutlu etmeye çalışırken, kendiniz muhtaç duruma düşüyorsunuz… Yalvarırım, biraz da kendinizi düşünün. Ömrünüz hep böyle kiralık odalarda, yoksulluk içinde, yabancılar arasında mı geçecek?

Ben bu yardımlarınızı hak edecek ne yaptım? Size ne faydam dokundu? Yalvarırım, beni daha fazla minnet altında bırakmayın. Sizin de fark ettiğiniz gibi, artık iyileştim. Bugün kendimi daha iyi hissediyorum. Fedora’nın çalıştığını görünce bana da bir gayret geldi. Ona yardım ettim. Bana evde yapabileceğim bir iş bulacağını söyledi. Çok sevindim. Ne güzel değil mi? Ben de artık çalışabileceğim. Tek arzum, kimseye yük olmadan yaşayabilmek.

Fedora’ya iplik lâzım oldu; hemen çarşıya gidip iplik getirdim. Gidip gelirken hiç yorulmadım. Kendimi kuşlar kadar hafif hissettim. Öğleye kadar her şey yolunda gitti. Fakat, öğleden sonra kalbim yine sıkışmaya başladı. Tekrar yatağa düşmekten korkuyorum. Hastalıktan değil; Fedora’ya ve size yük olmaktan korkuyorum.

Akşama doğru kendimi biraz iyi hissedince çalışmaya devam ettim. Gün batıyor, çalışmalıyım; elimde yetişecek bir iş var. Sonra daha uzun yazarım. Size mektup yazarken kendimi çok iyi hissediyorum; rahatlıyorum.

Saygıdeğer Makar Alekseyeviç, artık komşu sayılırız; neden geçerken bize uğramıyorsunuz? Teresa, mektubunuzu getirdiği zaman çok sevindim. Kadıncağız perişan bir durumdaydı. Hasta mıdır ne? Eline yirmi kopek sıkıştırdım…

Dün gece ışığınızın geç saatlere kadar yandığını görüp merak ettim. inşallah rahatsız filan değildiniz. Eğer geç yatmanızın sebebi okumak ise; lütfen gözlerinizi bu kadar yormayın. Sakın o edebiyatçı komşunuzun müsvetteleri için gecenizi feda etmiş olmayasınız? Böyle bir şey yapmışsanız, size çok kızarım… Erkenden yatıp istirahatinize bakın. Edebiyatçıların müsvettesi biter mi? Biri biter, öbürü başlar. ilk yazdıklarını beğenmez, ikincisine başlarlar.

Nedense bugün canım çok sıkılıyor. Sizin gibi bir koruyucum olduğu aklıma geldikçe teselli buluyorum. Tanrı sizi korusun.

Size Minnettar Köleniz

Varvara Dobroselova

10 Nisan

Pek Sevgili Varvara Alekseyevna,

Vah, şu ihtiyar başıma gelenler! Ah benim kuzucuğum, bu yaşlı adamla iyi alay etmişsin. Ben o iltifatların onda birine bile layık değilim. Aslına bakarsanız suç bende. Başımda kalan son bir tutam ağarmış saça bakmadan baharın uyandırdığı duygulardan söz ediyorum. Duyguların yaşı olmazmış; laf! Çiçekli dalların etrafa yaydığı o güzel bahar kokusu, kuş cıvıltıları, bir gün önce okuduğum duygusal kitap, edebiyatla uğraştığını söyleyen komşumun okuduğu şiirler… İşte bunlar sebep oldu yaşımı unutmaya. İnsan elinde olmadan bazen böyle tuhaflaşabiliyor işte. Güya duygusal ve süslü cümleler yazıyorum diye ciddiye alınmayacak bir sürü saçma sapan kelimeler sıralayıveriyor insan. Hatırladıkça kendi kendime kızıyorum: “Sen alaya alınmayı hak ettin!” diyorum.

Neydi bu sabah üzerimdeki o züppelik hali? Kafam sanki hafiflemiş, kalbim güçlenivermişti. Ortada haklı bir sebep yokken, içimde bir bayram sevinci hissettim. İşe uçarcasına gittim. Kapıcıyla şakalaştım. Daire arkadaşlarıma gülerek selam verdim, “Ne güzel bir gün değil mi, arkadaşlar?” dedim. Bir gün önce tamamladığım dosyaları daire âmirine götürürken bile içimde aynı neşe vardı. Adamın asık suratını görünce birdenbire kendime geldim. Hiçbir şeyin değişmediğini anladım. Odalar yine aynı kasvetli odalardı. Masalar yine ayakları sallanan eski masalardı, üzerinde mürekkep lekeli kurutma kâğıtları, etrafında hasırları dökülmüş sandalyeler… Her şey eskisi gibi renksiz ve can sıkıcıydı. Ben de neysem oydum.

Sokağa bakan pencerelerden gelen mutfak ve çöp esintisinin burun törpüleyen çirkin kokusunu, nasıl oldu, çiçek kokusu gibi algıladım bilmiyorum. Nereden gelmişti bana o hoyratça neşe? Adını şimdi hatırlayamadığım bir kitaptan okumuştum, “bahar çarpması” deniyormuş bu âni değişikliğe… insan ahmakça şeyler yaparmış.

Iş dönüşü eve gelirken, hep yaptığım hafiflikler aklıma geldi. Yürüyerek değil de, sanki sürünerek geldim eve. Başım ağrıyor, soğuk almışım galiba. Yaşıma, yorgun bedenime bakmadan sabah yazlık ceketle çıkmışım. Ahmaklıktan başka bir şey değil.

Yalvarırım, sana yazdığım duygularımı yanlış anlama. Bir babanın kızına yazdığı ifadeler olarak kabul et. Öksüz oluşun bana bu hakkı verir sanıyorum. Bir akraba olarak kendimi sorumlu hissediyorum. Belki çok yakın akraba değiliz, ama yine de akraba sayılırız.

insanın birine karşı sevgi duyması için yakın akraba olması gerekmez. Değil mi ki, en yakın akrabalarından beklediğin sevgiyi bulamadın; yardım yerine hakaret gördün. Bundan sonra en yakın akraban ve koruyucun benim.

Şiir konusuna gelince, öyle sandığın gibi şiirden filan anlamam ben. Zaten şiir dediğin ne ki; saçmalardan seçmeler… Geçenlerde defterlerine şiir yazdıkları için okulda çocukların pataklandığını…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap Adıİnsancıklar
  • Sayfa Sayısı172
  • YazarFyodor Mihayloviç Dostoyevski
  • ÇevirmenAli Çankırılı
  • ISBN9799756870326
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAntik Yayınları / 2008-4

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur