Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Kalp Yalnızca İçeriden Açılan Bir Kapıdır

Jan-Philipp Sendker

Kalp Yalnızca İçeriden Açılan Bir Kapıdır

Manhattan’da tıpkı kaybettiği babası gibi başarılı bir avukat olan Julia on yıl sonra kardeşi U Ba’dan bir mektup alır. Dünyanın öteki ucunda onu babasının gizemli geçmişi ile tanıştıran U Ba mektubunda garip bir karşılaşmadan söz eder. Julia’nın asla hayal etmediği ve kendi kaderini de etkileyecek bir hikaye kelimelere dökülmeyi beklemektedir. Zihninin içinde onu rahat bırakmayan bir ses ve bu mektup, doktorun şizofreni teşhisi koyduğu Julia’yı, bir kez daha ama bu sefer geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkarır. Kafasındaki sesi susturabilmenin tek yolu belki de bu hikayenin dile gelmesiydi.

Hikayenin dile geldiği yer… Yüreklerin taşlaştığı bir köy. Çatısında kocaman oyuk olan bir kulübe. Parlak, siyah deri çizmeler. Ölümle yaşam arasında gidip gelinen saniyeler.

Sen birini seç. Biz diğerini alalım diyordu teğmen, Nu Nu’ya. İki oğlundan birini savaşa göndermek zorunda kalan bir anne tek bir seçim yapacak ve Julia’nın yazgısını belirleyecekti.

Bazen yalnızca birkaç saniye bir ömrü değiştirebilir. Bazen de bir kalpten içeri girebilmek için ömür boyu beklemek gerekir.

“Unutulmaz bir hikaye.”

-Library Journal-

“Ne kadar denesem de bu kitabın nasıl bir sihre sahip olduğunu anlatırken hakkını veremeyebilirim.”

-Caroline Leavitt-

“Öyle akıcı ve duygusal ki… büyük bir kutu mendili yanınızda bulundurmanızı öneririz.”

-Publishers Weekly-

“Avrupa’da kısa sürede bir hit olan bu kitap, okuyucuyu adeta mest ediyor.”

-Booklist-

“Kalbinizin derinliklerine kadar işleyecek bir hikaye. Doğunun spiritüelliği ve masal tadında bir romantizm… Nicholas Sparks ve Elizabeth Gilbert hayranları bu kitaba doyamayacak.”

-Kirkus Reviews-

“Tek kelimeyle bayıldım. Okuyucuyu çok uzaklara götürerek, esrarengiz insanların ruhlarındaki gizleri çözmeye davet ediyor. Daha güzeli, kendimiz hakkında hiç düşünmediğimiz şekilde düşünmemizi sağlıyor. Aşka ne anlamlar yüklüyoruz, neye inanıyoruz ve bu, hayatımıza nasıl bir yön veriyor…”

-Angelika Schwabach, Buchhandlung Ida von Behr adlı kitapçı, Volksdorf, Almanya-

“Bu kitap, çeyrek yüzyıldır çok satan bütün kitapları tahtından etmeyi başardı. O kadar dokunaklı ki hayata farklı bir pencere açıyor ve orada kendimizi sorgulamaya sevk ediyor. Sendker’in dili beni büyüledi, kendine has bir ritmi ve tarzı var. Sayfaları nasıl çevirdiğinizi anlamayacaksınız bile. Eşine az rastlanır türden.”

-Marianne Nagel, Buchhandlung Nagel adlı kitapçı, Amriswil, İsviçre-

“Böyle bir kitap milyonda bir çıkar. Dünyayı gözleriyle değil kalp sesleriyle işiten bir adamın sıra dışı hikayesi. Jan-Philipp Sendker gerçek aşkın varlığına olan inancınızı pekiştirecek. Gözyaşları içinde bitirdim.”

-Shawna Yang Ryan, Water Ghosts kitabının yazarı-

***

1

Hayatımın rayından çıktığı gün gökyüzü pırıl pırıldı. Soğuk bir cuma günüydü. Şükran Günü’ne daha bir hafta vardı. Hâlâ durumun bu şekilde sonuçlanacağını göre­medim mi acaba diye düşünür dururum. Nasıl olmuştu da anlayamamış, böylesine vahim bir olayın meydana geleceği­ni fark edememiştim? Daha da ötesi bunca insan dururken bu neden benim başıma gelmişti? Neticede sürprizlerden nefret eden bir kadındım. Toplantılardan gezilere hatta hafta sonu gezmelerinden, arkadaşlarımla çıkacağım yemeklere varana dek her türlü organizasyona kılı kırk yararak hazırlanır, hiç­bir şeyi şansa bırakmazdım. Beklenmedik şeylere tahammü­lüm yoktu. Plansızlıktan zerre kadar hoşlanmazdım.

Amy mutlaka birtakım alametler olması gerektiğinde ıs­rar etti. Çünkü hep olurdu. Ama bizler günlük koşturmacaya gömülüp, her günkü sıradan alışkanlıklarımızın tutsağı olduğumuzdan bu alametleri gözden kaçırırdık.

Oysa küçük ayrıntılar bize neler neler anlatırdı.

Ona kalırsa hepimiz kendi içimizde çok büyük gizemler barındırırdık ve yaşama gayemiz de bu gizemleri çözmekti.

Hiçbirimiz bunu tam manasıyla beceremezdik ama bu yol­da ilerlemeyi görev edinmiştik. Bu yol ne kadar uzun olursa olsun ve bizi nereye sürüklerse sürüklesin devam etmek zo­rundaydık.

Benim kuşkularım vardı. Amy’nin düşünceleriyle be­nimkiler genelde birbiriyle örtüşmezdi. Tabii bu onun bu hadiseye bakış açısını en azından temelde anlayamadığım anlamına gelmez. Gerçekten de son birkaç ayda önemli ola­bilecek, ikaz sinyali sayılabilecek türden bazı olayların ya­şanmış olması mümkün. Ama bizler bir ipucu yakalayaca­ğız, bulmacanın anahtarına ulaşacağız diye içgüdülerimize ne kadar kulak veririz ki?

Hiçbir zaman yaşadığım fiziksel anormallikleri ruhsal dengemdeki rahatsızlık belirtileri olarak görme eğiliminde olmadım.

Boynumda beliren ve birkaç gün içinde acı hissetmeye başladığım, doktorların nedenini bulamadıkları sonra da or­taya çıkışlarının birkaç hafta sonrasında birdenbire sönüp kaybolan sivilcelere herhangi bir şey neden olmuş olabi­lirdi. Tıpkı kulaklarımdaki çınlama gibi. Sonra uykusuzluk hali. Giderek artan ve temelde bizzat kendime yönelttiğim gerginlik, tahammülsüzlük hissi. Bu iki duyguya da aslında bir hayli aşinaydım ve ofisteki yoğun tempodan kaynaklan­dıklarını düşünüyordum. Bu, şirketteki herkesin iş yoğun­luğu neticesinde ödemek zorunda olduğu bedeldi. Bundan şikayetçi değildim.

Mektup, masamın ortasında duruyordu. Altık pek de kullanılmayan açık mavi uçak postası zarfı biraz buruşmuştu. Onun el yazısını hemen tanıdım. Güzel yazabilmek için onun kadar gayret eden başka kimseyi tanımıyordum zaten. Her bir harfi adeta minyatür bir sanat eseriymişçesine ka­ğıda aktarırdı. Her bir kıvrımı müthiş bir özenle adeta kaligrafık hassasiyetle oluştururdu. Sözcüklerindeki her harfi adeta bir armağan olarak sunardı. İki sayfalık, her cümlesi kağıda müthiş bir adanmışlık ve tutkuyla aktarılmış bu me­tin, yazmayı uğruna her türlü çabayı hak eden bir hazine olarak gören tek bir kişi tarafından yazılabilirdi.

Zarfın üzerinde Amerikan pulu vardı. En hızlı ve güven­li olduğunu düşündüğünden zarfı bir turiste emanet etmiş olmalıydı. Saate baktım. Bir sonraki toplantımız iki dakika içinde başlayacaktı. Ama merakıma yenildim. Zarfı açtım hızla ilk birkaç satıra göz gezdirdim.

Kapı aniden sertçe tıklanınca yerimden sıçradım. Kalın bıyığıyla Mulligan eşikte durmuş bana bakıyordu. Bir sani­ye izin ver demeye niyetlendim. Sonuçta elimde Burma’da- ki ağabeyimden gelen bir mektup vardı. Ve bu bir nevi paha biçilmez bir şaheser niteliğindeydi. Gülümsedi, ama ağzımı açmama fırsat bırakmadan işaret parmağıyla kolundaki sa­ati gösterdi. Başımla onayladım. Simon & Koons’un ortak­larından biri olan Mulligan en iyi avukatımızdı. Ama aynı zamanda kimsenin gözünün yaşına bakmazdı. Güzel yazıyı bir marifet olarak kabul etmeycceği açıktı. Zaten onun el yazısını da okumak neredeyse imkansızdı.

Çalışma arkadaşlarım çoktan yerlerini almışlardı. Burnu­ma kahve kokusu geliyordu. Biz de yerlerimizi alırken içerisi iyice sessizleşti. Birkaç hafta içinde en önemli müvekkilimi­zin davası başlayacaktı. Ve bu bir hayli karışık bir davaydı. Telif haklan ihlali, Amerika ve Çin’de yasadışı fiyat kırma faaliyetleri ve tüm bunların neticesinde ortaya çıkan yüz mil­yonlarca dolar zarar. Zamanı iyi kullanmalıydık.

Mulligan usulca ama yine de sesinin odanın her tara­fından duyulmasını sağlayacak bir tonlamayla konuşmaya başladı. Betise ilk birkaç cümleden sonra onu takip etmek­te zorlanmaya başlamıştım. Sözcüklerine yoğunlaşmaya çalıştım ama bir şey sürekli dikkatimi dağıtıyor, beni için­de bulunduğum odadan bambaşka yerlere sürüklüyordu. Savlarla ve karşı savlarla dolu bu dünyadan uzaklara gi­diyordum.

Burma’daki ağabeyimi düşünüyordum. Kalaw’da köh­ne bir çayevindeki ilk buluşmamızı düşündüm. Bana baka­kalmış sonra aniden yanıma gelmişti. Üzerinde beyaz ama giderek sararmaya yüz tutmuş gömleği, soluk longyi’si’ ve eski parmak arası terlikleri vardı. Hiçbir zaman aklımdan çıkmayan üvey ağabeyim. Ona sadaka isteyen bir dilenciye bakar gibi bakmıştım. Kendine has bir tavırla masama otu­rup bana bir soru sorduğunu hatırlıyorum. “Sevgiye inanır mısın, Julia?” Sesi bugün bile kulaklarımda yankılanıyor. Sanki bu soruyu sorduğu anda zaman durmuş gibi. Gül­müştüm. Ve bu onun umurunda bile olmamıştı.

Mulligan fikri mülkiyetin değeri konusunda ayrıntılara girerken ben de üvey ağabeyimin ilk cümlesini hatırladım. Kelimesi kelimesine. “Ciddiyim,” diye devam etmişti U Ba kahkahalarıma aldırış etmeden. “Körlerin gözünü açan sev­giden bahsediyorum. Korkudan daha güçlü olan sevgiden. Yaşama anlam kazandıran sevgiden.

Hayır, diye yanıt vermiştim sonunda. Hayır, bu tür bir şeye inanmıyorum.

Sonraki birkaç gün U Ba bana yanıldığımı göstermişti. Ve şimdi? Neredeyse on yıl sonrasında? Aşkın körlerin gö­zünü açacak gücüne inanıyor muydum? Bu şirketteki tek bir kişiyi insanın bencilliğini yenebileceğine inandırabilir miyim? Duysalar gülmekten çatlarlardı herhalde.

Mulligan ara vermeden konuşuyordu. “Yılın en önem­li davası… Bu yüzden yapmamız gereken…” Konsantre olabilmek için elimden geleni yapmaya çalışıyordum ama düşüncelerim dalgalara kapılmış tahta parçalan gibi amaç­sızca bir o yana bir bu yana savruluyordu.

“Julia.” Mulligan aniden bana Manhattan’da olduğumu hatırlattı. “Sıra sende.”

Başımı sallayarak karşılık verdim. Umutsuzca, aldığım notlara göz gezdirdim. İlk anda birkaç beylik sözcük sarf ederek zaman kazanma çabasına girmek üzereydim ki belli belirsiz bir fısıltı ağzımı açmama mani oldu.

Duraksadım.

Kimsin sen?

Soluk sesi kadar belirsiz olsa da duyduğuma emindim.

Kimsin sen?

Bir kadın sesi. Usul usul, uzaktan gelen ama net biçimde anlaşılan bir ses.

Böyle bir anda sözümü kimin kestiğini görmek için sağ omzumun üzerinden arkaya doğru baktım. Kimse yoktu.

Bu ses başka nereden gelebilirdi ki?

Kimsin sen?

içgüdüsel bir tepkiyle sola baktım. Kimse yoktu. Nere­den geldiği belli olmayan bir fısıltı.

Bu adamlar senden ne istiyor?

Gergin sessizlik her yanı sarmıştı. Derin bir nefes alıp yavaş yavaş verdim. Yüzümün kızardığını hissediyordum. Dilim bağlammışçasına başım önde öylece oturuyordum. Biri boğazını temizledi.

Kendini kolla.

“Julia?”

Bir kelime bile etmedim. Tek bir kelime bile. Kesik ke­sik soluklar. Bu ses nereden geliyordu? Benimle konuşan kimdi? Ne istiyordu? Neden iş arkadaşlarımdan korkmam gerekiyordu?

“Hemen gir konuya artık. Kulaklarımızı dört açtık bekli­yoruz.” Mulligan’ın sabrının sonuna geldiği belliydi. Tavrımın onaylanmadığını gösteren öksürükler işitildi.

Çok dikkatli ol. Söylediklerine özellikle dikkat et. Kime baktığına da.

Başımı kaldınp dikkatle etrafıma bakındım. Huzursuzca kıpırdanan insanlar. Marc’ın yüzünde endişeli bir ifade var­dı. Durumumu hissetmiş olabilir miydi? Belki de. Frank’ın sırıtışı neredeyse yüzünün yansını kaplıyordu. Sanki günün birinde baskı altında bu hale geleceğimi hep biliyormuş gibi.

Ne derlerse desinler onlara güvenmemelisin.

Bu ses sanki boğazımı sımsıkı kavramıştı. Adeta felç ol­muştum. Karşımdaki yüzler iç içe geçti. Avuçlarını ter için­de kaldı. Kalbim daha hızlı çarpmaya başladı.

“Julia. İyi misin?”

Hiçbiri sana yardım etmez.

“öncelikle şunu…” diye başladım.

Sonra tekrar sessizlik. Sesim gereğinden çok daha yük­sek, dikkat çekmek için başvurulan kibarca bir ricadan çok çığlık gibi çıkmıştı. Bakışlar. Sürüp giden sessizlik. Başım dönüyordu. Bayılmanın eşitindeydim.

“Biraz su ister misin?”

Dostane bir yardım talebi işte. Yoksa kendimi mi kandı­rıyordum? Gerçekten kendimi kollamam gerekiyor muydu?

Artık bir kelime bile etme. Dilini tut.

Önümde her saniye daha genişleyen karanlık bir uçu­rum belirdi. Saklanmak, bir şeylerin altına sığınmak ihti­yacı içindeydim. Bana neler oluyordu böyle? Açıkça sesler duyuyordum. Kontrol edemediğim bir ses. Bir yabancının sesi. İçimde. Kendimi küçüldükçe küçülüyormuş gibi his­sediyordum. Küçülüyor ve daha çok yardıma muhtaç hale geliyordum. Zihnim sessizliğe kavuşuncaya dek konuşa­mayacaktım. Ellerimi gürültü çok arttığında yaptığım gibi hızla kulaklarıma bastırdım. Derin bir nefes aldım. Oysa daha o an bunun faydasızlığmın farkına varmıştım.

Sana iyilik yapma niyetinde değiller. Yüzlerindeki gülüş­ler sahte. Tehlikeliler.

Çığlık. Onu kendi gerçek sesimle susturmalıydım. BENİ YALNIZ BIRAK. KES ŞUNU. KES. KES.

Ses yok. Kimse konuşmuyordu.

Mulligan’la göz göze geldim. O an oradaki hiç kimse­nin bana yardım edemeyeceğini fark ettim. Dışarı çıkmanı gerekiyordu. Derhal. Tuvalete, ofisime, eve ya da herhangi bir yere gitmeliydim. Oradan uzaklaşmaya ihtiyacını var­dı. Onların o odada bulunma nedenleri; yapacağını sunumu dinlemekti. Fikirler, teklifler bekliyorlardı. Eğer işten ayrıl­mayacaksam en azından bu tavrıma bir açıklama getirmek zorundaydım. Bahane. Özür. Ama bir şey bulamıyordum. Gücüm yoktu. Söyleyecek bir şeyim de. Kısa bir duraksama­dan sonra sandalyemi arkaya doğru iterek doğruldum. Ba­caklarım titriyordu.

Ne yapıyorsun?

“Neler oluyor, Julia?”

Kağıtlarımı toplayıp kapıya yöneldim. Mulligan arkam­dan bağırıyordu. Oysa ben artık ne söylediğini anlayacak durumda değildim.

Kapıyı açıp, dışarı çıktım ve ardından kapıyı usulca ka­pattım.

Simdi ne yapacaksın?

Koridorda ilerleyip tuvaletlerin önünden geçerek ken­dimi ofise attım. Belgeleri masamın üzerine bıraktım. Ce­ketimi giyip, U Ba’nın mektubunu el çantama koyarak tek kelime bile etmeden, sakin bir tavırla ofisimden ayrıldım.

Henüz Şükran Günü’nden bir önceki haftanın o buz gibi soğuk, bulutsuz sonbahar gününde istemsiz bir yolculuğa çıkmış olduğumun farkında değilim.

2

Kalaw, 9 Kasım 2006

Sevgili küçük kardeşim.

Umarım bu mektup eline sağlıklı ve mutlu olduğun bir zamanda ulaşır. Lütfen uzun süren sessizliğimi bağışta. Sana en son ne zaman vakit bulup bir iki satır yazdığımı hatırlamıyorum. Yaz sıcağında mıydı yoksa muson yağmur­larının başlamasından hemen önce miydi?

Hakikaten de son mektubumun üzerinden asırlar geçmiş gibi. Oysa yaşamımda ve Kalaw ‘da o kadar az şey değişti ki. Astrologun karısı ölümcül bir hastalığa yakalandı. Seninle ilk karşılaştığımız çay evinin sahibinin kızı da bir erkek evlat dünyaya getirdi. Sıradan şeyler işte. Değil mi? Yine de bizim buradaki yaşamımızın farklı bir ritme sahip olduğunu hatırlıyorsundur. Bense senin dünyanın ne derece hızlı döndüğü­nü anlamakta güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim.

Ben gayet iyiyim. Eski kitaplarımı onarmayı sürdürüyo­rum. Ama bu iş beni her geçen gün daha çok yoruyor. Sorun gözlerimde, küçük kardeşim. Günden güne gözlerimin…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıKalp Yalnızca İçeriden Açılan Bir Kapıdır
  • Sayfa Sayısı374
  • YazarJan-Philipp Sendker
  • ÇevirmenEnder Nail
  • ISBN9786054629503
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviKoridor Yayıncılık / 2013-11

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur