Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Johnny hayatı erken yaşta öğrenmişti. Ona birileri neden böyle farklı göründüğünü, neden böyle durgun olduğunu, gözlerinin ferinin neden söndüğünü sorduğunda böyle diyordu. Hayatı erken öğrenmişti…

Bir yıl önce Alyssa ortadan kaybolmuştur ve herkes onun öldüğüne inanmaktadır. Tek bir kişi dışında: On üç yaşındaki ikiz erkek kardeşi Johnny. Polisin hiçbir sonuca ulaşamaması, Johnny’yi harekete geçirir. Yaşadığı bölgedeki suçluları tek tek gösteren bir harita üzerinde her birinin izini sürmeye başlar. Alışkanlıklarını, işlerini, seyrettikleri televizyon programlarını ve hatta kaçta yattıklarını bile öğrenecek kadar takıntı yapar. Bir tanesi bile alışılmışın dışında bir şey yapsa Johnny fark ederdi.

Johnny ve Jack… Ayrılmaz iki arkadaş. Birbirlerine ölümüne bağlılardı. Ancak hayat ikisi için bir çember değildi, köşeleri vardı. Bir son ve bir başlangıç arasına sıkışmış iki gözüpek çocuğun, hayatlarını etkileyecek bir gizemi çözmeye çalışmaları bu köşelerden yara almadan geçmeleri demekti. Onların gidebileceği en uzak nokta ise Tanrının işaretlediği yerdeydi.

Dokunaklı ve aynı zamanda bilinmeyenlerle dolu, sonunu asla tahmin edemeyeceğiniz bir roman.

***

GİRİŞ

Asfalt, ülkeyi kara bir yara izi gibi kesiyordu. Hava he­nüz ısınmamıştı ama şoför sıcaklığın giderek artacağını, ilerideki maviliğe doğru yolu bulanıklaştıracağını biliyor­du. Güneş gözlüğünü ayarladı ve dikiz aynasından arkaya baktı. Bu aynadan otobüsün uzunluğunu ve içindeki bütün yolcuları görebiliyordu: Güzel kızları, kalbi kırık erkekleri, sarhoşları ve delileri, kırmızı buruş buruş çocukları olan iri göğüslü kadınlan… Şoför belanın kokusunu bir kilometre öteden alabilir, kimin iyi olduğunu kimin ise bir şeylerden kaçtığını anlayabilirdi.

Şoför, çocuğa baktı.

Çocuk kaçanlara benziyordu.

Burnunun derisi soyuluyordu ama bronzlaşmış cildinin altından uykusuzluğun, yetersiz beslenmenin ya da her iki­sinin birden sebep olduğu solgunluğu görebiliyordu. Çene kemikleri sert çıkıntı yapıyor, derisi gerildikçe geriliyordu. Siyah saçlan olan onlu yaşlardaki genç bir çocuktu. Saçları, sanki kendisi kesmiş gibi karmaşık ve şekilsizdi. Gömleği­nin yakası ve kot pantolonunun dizleri yıpranmış görünü­yordu. Ayakkabıları henüz öyle değilse bile parçalanmaya yakındı. Kucağında mavi bir sırt çantası vardı ve bir zaman­lar içinde ne varsa, geriye pek fazlası kalmamıştı.

Güzel bir çocuktu fakat şoförün asıl dikkatini çeken göz­leriydi. Etrafındaki insanların varlığından aşın derecede ha­berdarmış gibi sürekli hareket eden simsiyah, iri gözler… Kuzey Carolina’nın kum tepelerinde güneşli bir gün, kü­lüstür bir otobüsün içinde yolculuk eden bir dolu insan… Üç beş gezgin işçi, bir zamanlar orduda hizmet etmiş gibi görünen birkaç kavgacı tip, bir iki aile, birkaç ihtiyar ve arka tarafta takılan bir çift dövmeli genç.

Çocuğun gözleri en çok sıranın çaprazındaki yağlı saç­lı, kırışık bir takım elbise ve eskimiş ayakkabı giyen satış elemanı kılıklı adama kayıyordu. Bir de elinde yıpranmış bir İncil ve bacaklarının arasında da gazlı içecek tutan bir siyahi vardı. O da sürekli olarak çocukla göz göze geliyor­du. Çocuğun arkasında yamalı bir elbise giyen yaşlı bir ka­dın vardı. Soru sormak için öne eğildiğinde çocuk başını iki yana sallayıp dikkatle cevap verdi.

Hayır, hanımefendi.

Çocuğun sözleri duman etkisi yaptı, yaşlı kadın kendini geri çekip kalın, mavi damarlı parmaklarıyla gözlüğünün zincirlerine dokundu. Camdan dışarı doğru bakmaya başladı. Gözlerinin içi parlıyordu, ta ki yolun kenarında dizili çanı ağaçları otobüs ilerledikçe gözlüğünün camına gölge düşürünceye dek. Aynı parçalı görüntü otobüsü de doldurunca şo­för kırışık takım elbiseli adama baktı. Soluk cildi, akşamdan kalma teri, alışılmadık derecede ufak gözleri vardı ve şoförün sinirine dokunacak kadar da gergin hareketler sergiliyordu. Bacak bacak üstüne atıp sonra ayaklarını indiriyor, öne eğilip sonra gerisin geriye yaslanıyordu. Parmaklarıyla dizlerinin üzerine vuruyor, bakışları çocuğa kayınca da sık sık yutku­nuyordu. Sonra bakışlarını kaçırıyor, amaçsızca başkalarının üzerinde gezdiriyor, sonra yeniden ona çeviriyordu.

Şoförün yorgun bir hali vardı fakat yine de otobüsünde işlerin yolunda gitmemesi durumunda sesini çıkarmayacak birine benzemiyordu. Alkoliklere, uçarılık yapıp yüksek sesle konuşanlara tahammülü yok gibi görünüyordu. Elli yıl önce doğduğunda hangi özellikle donatılmışsa o şekil­deydi ve bunu değiştirmek için bir sebep göremiyordu. Bu yüzden gözlerini çocuğun ve garip hareketli adamın üze­rinden ayırmıyordu. Adam çocuğu izliyordu, bu yüzden de bıçak ortaya çıktığında yağlı koltuğa iyice gömüldü.

Çocuk bıçağı eline sıradan bir şeymiş gibi almıştı. Ce­binden çıkartıp başparmağının tek bir hareketiyle açtı. Bir müddet elinde tuttuktan sonra çantasından çıkarttığı elma­dan düzgün bir dilim koparttı. Elmanın hoş aroması, seyahat kokan koltuklara ve kirli zemine rağmen havayı doldurdu. Keskin mazot kokusu içinde bile şoför bu kokuyu almıştı. Çocuk adamın geniş gözlerine, yağlı, bembeyaz kesilmiş yüzüne baktı, sonra bıçağı katlayıp cebine koydu.

Rahatlayan şoför uzun dakikalar boyunca dikkatini başka bir yöne vermeden yolu izledi. Çocuğun bir yerlerden tanıdık geldiğini düşünüyordu fakat bu his zamanla uçup gitti. Otuz yıl… Ağır kalçasını koltuğun daha derinine yerleştirmişti.

Evden kaçan pek çok çocuk gördüğünü hatırladı.

* * *

Çocuk, şoförün her bakışını üzerinde hissetmişti. Bu dik­kati ona doğuştan gelen bir yetenek ya da sonradan kazan­dığı bir özellikti. Şoförün gözlerinin kenarındaki gölgelere ve aynadaki geniş kavise rağmen bunu anlayabiliyordu. Bu otobüsteki üçüncü seyahatiydi. Her seferinde farklı bir koltuğa oturuyor, üzerinde farklı bir kıyafet oluyordu, fakat elbet bir gün biri çıkıp okul günü sabahın yedisinde eya­letler arası bu otobüste ne aradığını soracaktı. Bu sorunun şoförden geleceğini tahmin etmişti.

Ancak henüz böyle bir soruyla da karşılaşmamıştı.

Çocuk pencereye dönüp omzuyla öyle bir açı yaptı ki kimseyle konuşmak istemezmiş gibi bir hale büründü. Cam­daki yansımaları, yüzleri ve hareketleri izliyordu. Upuzun ağaçlan ve karlı görüntülerini hayal etti.

Bıçak cebinde ağırlık yapıyordu.

Kırk dakika sonra otobüs çam ağaçlarıyla çevrili, tozlu bir arazi üzerine kurulmuş tek odalı benzin istasyonunda dur­du. Çocuk dar koridordan geçip basamaktan aşağı atlayarak indi. Şoföre burada kamyon sürücüleri dışında kimsenin durmadığını ve on üç yaşında bir çocuğu almaya gelmiş gibi görünen herhangi bir yetişkinin de gözüne çarpmadığı­nı söylemesine fırsat vermedi. Çocuk başını öne eğdi, güneş ensesini yakıyordu adeta. Sırt çantasını omzuna astığında motor çalıştı ve otobüs güneye doğru ilerlemeye devam etti.

Benzin istasyonunda iki pompa, uzun bir tezgah vc her tarafı motor yağıyla kaplı zayıf, yaşlı bir adam vardı. Sıcağın altına çıkmadan camın öteki tarafından başıyla selam verdi. Gölgedeki otomat o kadar eskiydi ki gazlı içecek için sadece elli sent istiyordu. Çocuk cebinden beş tane onluğu çıkartıp makineye attı, kapağını açıp buz gibi üzümlü sodayı kafası­na dikti. Şişenin kapağını kapattıktan sonra otobüsün geldiği yöne doğru, yılan gibi kıvrılan yolda yürümeye başladı.

Beş kilometre ve iki viraj sonra yolun sonuna geldiğini anladı. Önce asfalt yerini çakıla, çakıl ise yerini incele ince­le toprağa bırakmıştı. Tabela en son gördüğünden bu yana değişmemişti. Eskimiş ve hor kullanılmış tabelanın pul pul dökülen boyasının altından tahta kısmı ortaya çıkmıştı: TİMSAH NEHRİ YIRTICI KUŞ MUHAFAZA ALANI. Yazının üst kısmında, kanatlarının üzerindeki tüylerin bo­yası solmuş, zarif bir kartal figürü vardı.

Çocuk çiğnediği sakızı eline tükürüp yanından geçerken tabelaya yapıştırdı.

Bir kuş yuvası bulması iki saat sürmüştü. İki saat boyun­ca çalı dikenleri, sıcak, ter ve sivrisinekler yüzünden cildi kıpkırmızı olmuştu. Devasa yaprak ve dal yığınını nehir ke­narındaki nemli toprakta büyüyen upuzun çam ağacının üst dallarında görmüştü. Ağacın etrafını iki kere turladıysa da yere düşen herhangi bir tüye rastlamadı. Ormanın içi gün ışığıyla aydınlanıyordu. Gökyüzü o kadar mavi ve parlaktı ki çocuğun gözlerini acıtıyordu. Yuva, tam tepede ufak bir leke gibi görünüyordu.

Çantasını bir kenara koyup ağaca tırmanmaya başladı. Ağacın kabuğu güneşin altında zaten kavrulan tenine daha sert baskı uyguluyordu. Gergin ve korkmuş bir halde tırma­nırken gözleri kartalı aradı. Raleigh’deki müzede doldurul­muş bir kartal görmüştü ve ne kadar vahşi olduğunu hatırlı­yordu. Gözleri cam gibiydi, kanat aralığı bir uçtan diğerine bir buçuk metre vardı ve pençeleri çocuğun serçe parmağı kadardı. Sadece gagasıyla bile yetişkin birinin kulağını ra­hatlıkla koparabilirdi.

Tek istediği bir tüydü. Kuyruk kısmındaki temiz ve beyaz tüylerden olsa hiç fena olmazdı fakat kanatlarındaki kahverengi iri tüyler de işini görürdü. Sonuçta en yumuşak derisinden alınan ufacık bir tüy de, omuz kısmındaki şekil­siz bir tüy de olabilirdi.

Pek önemli değildi.

Ne de olsa büyü büyüydü.

Yukarı tırmandıkça dallar daha da eğilmeye başladı. Rüzgar ağaçla birlikte çocuğu da sallıyordu. Rüzgar esmeye devam ettikçe kalp atışlarının hızlandığını hissediyor, par­makları bembeyaz kesilene kadar ağaca sarılıyordu. Çam, ağaçların kralıydı ve nehir bile aşağıda ufacık kalmıştı.

Tepeye yaklaştı. Bu mesafeden yuva, orta halli bir yemek masası büyüklüğündeydi ve nereden baksanız doksan kilo ağırlığındaydı. Onlarca yıl önce yapılmış gibiydi. Küf, dışkı ve tavşan artığı kokuyordu. Çocuk zihnini kokuya ve berabe­rinde gelen güce açtı. Elini değiştirdi ve tek ayağını zamanla grileşmiş gibi görünen bir dala koydu. Aşağıda, çam ormanı uzaklardaki tepelere kadar devam ediyordu. Nehir kıvrılarak siyah, koyu ve parlayan kömür gibi bir hal alıyordu. Başını biraz yukarı çevirince yuvanın ortasında soluk ve ince tüylü iki yavru gördü. Kıymık kadar ağızlarını açıp, yiyecek için yalvarıyorlardı. Çocuk rüzgar esince tele asılı çarşafların çı­kardığı türden bir ses duydu. Bakma cesaretini gösterip, kar­talın berrak gökyüzünden aşağıya indiğini gördü. İlk başta çocuk sadece onun tüylü gövdesini görmüştü fakat sonra ka­natlar açıldı ve pençeler ortaya çıktı.

Kuş çığlığa benzer bir ses çıkardı.

Pençeler etine batarken çocuk da ellerini bıraktı, düşme­ye başladı. Sarı gözlü kartalın pençeleri çocuğun gömleğine takılmıştı. O da çocukla birlikte aşağıya düştü.

Üçü kırk yedi geçe aynı tek odalı benzin istasyonunun park yerinde bir otobüs durdu. Kuzeye doğru giden başka bir otobüstü bu. Şoförü de farklıydı. Kapı gıcırdayarak açı­lınca bir avuç romatizmalı yolcu aşağıya indi. Şoför yirmi beş yaşında ve yorgunluktan çökmüş gibi görünen, ince ya­pılı, İspanyol kökenli biriydi. Banktan kalkıp otobüse doğru aksayarak yürüyen, bir deri bir kemik kalmış çocuğa bak­madı bile. Yırtık pırtık kıyafetlerini ve yüzündeki çaresiz­liğe yakın ifadeyi de fark etmedi. Bileti veren elindeki şey kansa bile, bu şoförü hiç ama hiç ilgilendirmiyordu.

Çocuk bileti bıraktı. Basamaklardan yukarı çıkmaya, bir yandan da gömleğini tek parça haline tutmaya çalışıyordu. Elindeki çanta ağzına dek doluydu ve tabanındaki dikiş iz­lerinin çevresinde kana benzer lekeler oluşmaya başlamıştı. Çocuk çamur, nehir ve çiğ bir şey kokuyordu. Ama bu da şoförün ilgisini çekmiş gibi görünmüyordu. Çocuk otobü­sün karamsar atmosferi içinde ilerledi. Sendeleyip koltuk­lardan birine çarptı, sonra ilerlemeye devam edip en arka sıraya geçip tek başına köşeye oturdu. Çantayı göğsüne da­yayıp dizlerini kendine doğru çekti. Vücudunda derin çizik­ler vardı ve boynu da yaralanmıştı ama kimse ona bakmadı. Kimse ilgilenmedi. Çantaya daha sıkı sarılıp içindeki par­çalanmış bedeni ve geriye kalan sıcaklığı hissetti. Yuvada tek başlarına kalan minik ve çaresiz yavruları düşündü. Tek başlarına açlıktan öleceklerdi.

Çocuk karanlığın içinde ileri geri sallanmaya başladı.

Karanlığın içinde sallandı ve sıcak, acı dolu gözyaşları akıttı.

BİRİNCİ BÖLÜM

Johnny hayatı erken yaşta öğrenmişti. Ona birileri neden böyle farklı göründüğünü, neden böyle durgun olduğunu, gözlerinin ferinin neden söndüğünü sorduğunda böyle di­yordu. Hayatı erken öğrenmişti… Güvenli sayılabilecek hiçbir yer yoktu; ne arka bahçe, ne oyun parkı, ne ön veran­da, ne de kasabayı çevreleyen sessiz ana yol. Güvenli hiçbir yer, güvenebileceği hiç kimse yoktu.

Çocukluğu ise bir hayalden ibaretti.

Bir saattir ayaktaydı. Gece seslerinin dinmesini, güneşin doğmasını bekliyordu. Günlerden pazartesiydi, hava hâlâ ka­ranlıktı ama Johnny nadiren derin uykuya dalardı. Karanlık camların ardından dışarıyı izlerdi. Gece boyunca iki kere ka­pıların kilitlerini kontrol eder, ay doğduğunda tebeşirle kap­lı gibi görünen patikayı ve boş yolu gözlerdi. Annesine bir bakardı, sadece Ken evde olmadığı zamanlarda tabii. Çünkü Ken’in oval yüzüğü bir kere çarptı mı fena iz bırakıyordu.

Bu da aldığı derslerden biriydi.

Johnny üzerine bir tişört ve altına da yıpranmış kot pantolonunu geçirdi. Yatak odasına doğru ilerleyip kapıyı araladı. Dar koridordan içeri ışık süzülüyordu. Oldukça havasızdı. Sigara ve viski kokusu her tarafa yayılmıştı. Bir an için Johnny koridorun sabah kahvaltısı kokularıyla dolu olduğu zamanları hatırladı. Yumurta ve kahve kokusu… Bir de babasının keskin tıraş sonrası losyonu. Güzel bir anıydı, o yüzden onu hemen karanlığa gömdü ve yok etti. İşleri zorlaştırmasına gerek yoktu.

Koridordaki kısa tüylü sert halıyı ayaklarının altında hissedebiliyordu. Annesinin yatak odasının kapısı bir hay­li gevşemiş olmalıydı ki yerinde sallanıyordu. Boyasız, delikli bir malzeme kullanılmıştı. Odanın asıl kapısı arka bahçeye atılmıştı. Bir ay önce annesi ve Ken saatler sonra odaya girdiğinde o kapı çoktan menteşelerinden ayrılmıştı bile. Annesi ne için kavga ettiklerini hiç anlatmamıştı ama Johnny kendisiyle ilgili olduğunu tahmin edebiliyordu. Bir yıl önce olsa Ken asla annesi gibi bir kadına yaklaşacak ce­sareti bulamazdı ve Johnny bunu her seferinde yüzüne vu­ruyordu. Ama artık bir sene geçmişti. Koskoca bir sene…

Ken’i ailecek yıllardır tanıyorlardı, ya da onlar öyle san­mışlardı. Johnny’nin babası müteahhitti ve Ken de tüm in­şaat işlerini üstleniyordu. Birlikte iyi iş çıkarıyorlardı çünkii Johnny’nin babası hızlı ve becerikliydi; Ken ise ona saygı gösterecek kadar zeki. İşte bu yüzden Ken, onlara karşı hep nazik ve düşünceli olmuştu. Hatta kaçırılma olayında bile. Ta ki, Johnny’nin babası artık bu üzüntü ve suçluluk hissi­ne katlanamaz hale gelene kadar. Babası gitti gideli Ken’in saygısından eser kalmamıştı ve evlerine çok girip çıkar olmuştu. Şimdi ise otoritesini iyice kurmuştu. Johnny’nin annesini kendine bağımlı ve yapayalnız hale getiren oydu. Onu sürekli uyuşturucu ve alkol ile besliyordu. O, annesine…

Yayım tarihi

“Tanrı Küçük Günahları Affeder” için bir yanıt

İrem için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıTanrı Küçük Günahları Affeder
  • Sayfa Sayısı544
  • YazarJohn Hart
  • ÇevirmenHarun İçöz, Nazlı Tüzüner
  • ISBN9786054629473
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm , Karton Kapak
  • YayıneviKoridor Yayıncılık / 2013-10

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur