Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

O, sadece gerçeği istiyordu… katil ise onu yok etmeyi…

Önce hayatını birleştireceği insan tarafından düğün günü terk edildi, ardından henüz yaşadığı şoku atlatamamışken büyük bir gürültüyle gerçekleşen patlamadan kıl payı kurtuldu. Peki Nina’nın başına gelen bütün bu olaylar bir tesadüf müydü? Yoksa bunların arkasında kimsenin bilmediği acımasız sırlar mı vardı?

Tecrübeli dedektif Sam Navarro tam da bu gerçeği bulmalıdır, hem de hiç vakit kaybetmeden. Nina ve Sam olayların peşine düştüğünde karabasan gibi üzerlerine çöken, son derece keskin bir zekâya sahip, tehlikeli ve gözü dönmüş bir ruh hastasıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır…

“Tess Gerritsen’in ustalığına yakışan bir gerilim.” -Harlan Coben-

“Tess Gerritsen sizi heyecanına zor dayanacağınız bir girdabın içine sürüklüyor.”-San Jose Mercury News-

“Tess Gerritsen bu kitabında aksiyon, macera ve güçlü bir romantizmi bir arada sunuyor.”-RT Book Reviews-

“Tek kelimeyle hayranlık uyandırıcı… Gerritsen, inandırıcı karakterlerin yer aldığı, sağlam bir kurgudan oluşan bu kitapla hayranlarının beklentisini hayli hayli karşılıyor.”-Los Angeles Times-

“Tess Gerritsen bu romanıyla polisiye-gerilim türünde zirveyi kimseye bırakmamakta kararlı olduğunu gösteriyor.”-USA Today-

Birinci Bölüm

Düğün ertelenmiş, başlamadan bitmişti. Yoktu, iptaldi.

Nina Cormier, kilisenin giyinme odasında oturmuş, ay­nadaki aksine bakıyordu. Ağlayamıyor oluşuna şaşıyordu. Oysaki bu ifadesiz suratın altında çağlayarak akan, içini yakan derin bir acı olması gerektiğinin farkındaydı, ama hiç­bir şey hissetmiyordu. Henüz içinde hiçbir his yoktu. Tek yaptığı sadece kupkuru gözlerle aynadaki aksini seyretmekti. Karşısındaki resimde kusursuz bir gelin vardı. Tül duvağı yüzünün etrafına dalga dalga dökülen güzel bir gelin… Krem rengi saten gelinliğinin incilerle işlenmiş üst kısmı omuzla­rından aşağı düşen bir gelin… Uzun siyah saçlarını gevşek bir topuzla toplamıştı. O sabah onu giyinme odasında gören herkes -annesi, kız kardeşi Wendy ve üvey annesi Daniella- ne kadar güzel bir gelin olduğunu söylemişlerdi.

Aslında gerçekten de öyleydi. Yani damat düğüne gelmiş olsaydı, Nina’nın çok güzel bir gelin olacağı kesindi.

Oysaki damat kararını onun yüzüne söyleyebilecek ka­dar bile cesaretli olamamıştı. Altı aylık bir hazırlığın ve ku­rulan onca hayalin ardından, Nina’nın elinde kalan tek şey törenden sadece yirmi dakika önce eline geçen bir not olmuş­tu. Notun sahibiyse Nina’ya göre dünyanın en mükemmel erkeğiydi. Hiç abartısız, en mükemmel erkeği…

Nina,

Bu olanları düşünmem için biraz zamana ihtiyacım var. Üzgünüm, gerçekten çok üzgünüm. Birkaç günlüğüne bura­lardan gidiyorum. Seni arayacağım.

Robert

Nina kendini notu tekrar tekrar okumaya zorladı.

Zamana ihtiyacım var… Zamana ihtiyacım var…

Bir erkeğin ne kadar zamana ihtiyacı olabilir kndiye düşündü.

Doktor Robert’la aynı evde yaşamaya bir yıl önce baş­lamışlardı. Robert, uyumlu bir çift olup olmadıklarını ancak o şekilde anlayabileceklerini söylemişti. Evlilik çok ciddi bir iş, dönüşü olmayan bir teslimiyetti ve Robert bu konuda hata yapmak istemiyordu. Kırk bir yaşında, yeterince sorunlu iliş­ki yaşamış, deneyimli bir erkekti. Yolun geri kalanında hata yapmamaya kararlıydı. Nina’nın, tüm hayatı boyunca bekle­diği doğru kadın olduğundan emin olmak istiyordu.

Oysa Nina, Robert’ın hayatının erkeği olduğundan emindi, öylesine emindi ki, Robert’ın beraber yaşamayı tek­lif ettiği daha ilk gün doğruca evine gidip, eşyalarını topar­lamaya başlamıştı bile.

“Nina? Nina, aç kapıyı!” Nina’nın kardeşi Wendy kapıyı zorluyordu. “Lütfen, içeri girmeme izin ver.”

Nina başını ellerinin arasına aldı. “Şu anda kimseyi gör­mek istemiyorum.”

“Yanında birinin olması daha iyi.”

“Yalnız kalmak istiyorum.”

“Bak, tüm davetliler gitti. Kilise bomboş. Bir tek ben kaldım.”

“Kimseyle konuşmak istemiyorum. Eve git, olur mu? Lütfen, git.”

Kapının diğer tarafında uzun bir sessizlik oldu. En so­nunda Wendy, “Ben gidersem, eve nasıl döneceksin? Birinin seni eve bırakması lazım,” dedi.

“Taksi çağırırım ya da Rahip Sullivan beni eve bıraka­bilir. Biraz düşünmeye ihtiyacım var.”

“Konuşmak istemediğine emin misin?”

“Eminim. Seni sonra ararım, tamam mı?”

“Eğer, gerçekten böyle olsun istiyorsan.” Wendy bir an sustu. Sonrasında, giderek arttığı meşe kapının ardından bile belli olan bir kinle sözlerine devam etti. “Robert aşağılık bir pislik, biliyorsun değil mi? Bunu sana söylemem gerek. Za­ten en başından beri öyle olduğunu düşünüyordum.”

Nina sessiz kalmayı tercih etti. Odadaki makyaj masası­nın üzerine oturup, başını ellerinin arasına aldı. Ağlamak is­tese de tek bir damla gözyaşı bile dökemiyordu. Kulaklarına önce Wendy’nin giderek uzaklaşan ayak sesleri geldi, sonra da boş kilisenin mutlak sessizliği. Gözyaşları hâlâ kendilerini ele vermiyordu. Robert’ı da düşünemiyordu. Bunun yerine, zihni büyük bir inatla ertelenmiş bir düğünün ayrıntılarına odaklanmak için çırpınıp duruyordu. Yemekli bir davet ve hiç dokunulmamış onlarca yiyecek… Geri vermek zorunda kalacağı bir dünya hediye… St. John Adası için alınmış iadesiz iki uçak bileti… Belki de her ne olursa olsun, balayına tek başına çıkıp, Doktor Robert Bledsoe’yu unutmalıydı. Şöyle tek başına bir tatil yapmalıydı, sadece kendisi ve biki­nisi. .. En azından kalbini paramparça eden bu ilişkiden ya­nına tek kâr kalan bronz bir ten olabilirdi.

Nina başını yavaşça ellerinin arasından kaldırıp, yeniden aynadaki aksine odaklandı. Artık çok da güzel bir gelin de­ğilim, diye düşündü. Ruju dağılmış, topuzu bozulmuştu. Gi­derek daha da çok bir enkaza benziyordu.

Ani bir öfkeyle uzanıp, duvağını çekip çıkardı. Saçında­ki tel tokalar dört bir tarafa savrulurken, bir yumak inatçı si­yah saç özgürlüğüne kavuşarak, omuzlarına döküldü. Duva­ğın canı cehennemeydi. Kaldırıp çöpe attı. Beyaz lilyumlar ve pembe gonca güllerle hazırlanan gelin çiçeğini de büyük bir Öfkeyle çöp tenekesine fırlattı. Bu biraz iyi gelmişti. Öf­kesi damarlarındaki ateşi körükleyen taze bir çıra gibiydi. Bu hisle yerinden fırladı.

Gelinliğinin kuyruğunu peşi sıra sürükleyerek kilisenin giyinme odasından dışarı çıktı ve uzun dar koridora girdi. Oturaklar artık bomboştu. Koridor bembeyaz karanfillerden yapılmış çelenklerle süslenmiş, kilisenin mihrabı aralara ser­piştirilen pembe güller ve bahar yıldızı çiçekleriyle bezen­mişti. Sahne asla gerçekleşmeyecek bir düğün için özenle hazırlanmıştı. Ne var ki çiçekçinin emek emek yaptığı bunca hazırlık, mihraptan hızla geçip aradaki koridora giren Nina tarafından fark edilmemişti bile. Nina tüm dikkatini çıkış ka­pısına vermişti. Tek amacı buradan bir an önce çıkıp gitmek­ti. Rahip Sullivan’ın endişeli seslenişi bile onu durdurmaya yetmemişti. Nina günün tam bir fiyaskoyla sonuçlandığının en büyük ispatı olan çiçekler arasından hızla geçip, çift ka­natlı kapıyı hızla iterek açtı.

İşte tam da orada, kilisenin merdivenlerinde bir an dur­du. Temmuz güneşi gözlerini almıştı. Üzerindeki gelinliğiyle el ederek taksi çağırmaya çalışan tek başına bir kadın… Kim bilir bu haliyle ne kadar da dikkat çekiyordu. İçi acıyarak bu gerçeği fark etti. İlk kez o an, ikindi güneşinin pırıl pırıl ışık­lan altında gözyaşlarının gözlerine hücum ettiğini hissetti.

Ah, hayır Tanrım, hayır. Kendini koyuverip, tam da ki­lise merdivenlerinde gözyaşlarına boğulmak üzereydi. Üste­lik de Forest Bulvan’na giden araçlarla kaynayan işlek bir caddede.

“Nina? Nina, tatlım.”

Nina arkasına döndü. Rahip Sullivan nazik suratındaki endişeli ifadeyle hemen arkasındaki basamakta duruyordu.

“Senin için yapabileceğim bir şey var mı? Her ne olur­sa?” diye sordu. “İstersen içeri girip, biraz konuşabiliriz.”

Nina kederle başını iki yana salladı. “Buradan gitmek istiyorum. Lütfen, sadece bir an önce gitmek istiyorum.” “Elbette. Elbette.” Rahip nazikçe Nina’nın kolunu tuttu. “Ben seni evine bırakırım”

Rahip Sullivan, Nina’yı yavaşça merdivenlerden indirip, binanın yan tarafındaki kilise çalışanlarının park yerine doğ­ru götürdü. Nina yere sürtünmekten pislik içinde kalan gelin­liğinin kuyruğunu toparlayıp, arabaya bindi ve kucağına koy­duğu saten kumaş yığınıyla öylece oturdu.

Rahip Sullivan direksiyonun başına geçti. Arabanın içindeki sıcaklık nefes almayı zorlaştırsa da rahip motoru he­men çalıştırmadı. Onun yerine bir süre tuhaf bir sessizlikle oturdular.

“Biliyorum, Tanrı’nın tüm bu olanlar için ne tür mantıklı bir açıklaması olduğuna anlam vermek çok zor,” dedi usulca. “Ama eminim ki, bunun bir sebebi vardır Nina. Şu an için bunu anlayabilmenin zor olduğunu biliyorum. Hatta Tanrı sana sırt çevirmiş gibi bile hissedebilirsin.”

Nina, “Bana sırt çeviren Robert oldu,” dedi. Burnunu çekerek, gelinliğinin kuyruğunda temiz kalan bir yer bulup, yüzünü sildi. “Sırt çevirdi ve cehennem olup gitti.”

“Duygu karmaşası damatların oldukça sık yaşadıkları bir sorun. Eminim ki Doktor Bledsoe bir anda kendisi için çok büyük bir adım attığının farkına vardı ve…”

“Kendisi için büyük bir adım mı? Ne sanıyorsunuz, ev­lilik benim için parkta her gün yaptığım gezintilerden biri mi?”

“Hayır, hayır, beni yanlış anlıyorsun.”

“Ah, lütfen.” Nina sessiz bir hıçkırığa gömüldü. “Lütfen beni eve bırakın.”

Rahip başını iki yana sallayarak anahtarı kontağa soktu. “Tatlım ben sadece tüm beceriksizliğimle sana bunun dün­yanın sonu olmadığını söylemeye çalıştım. Hayat böyle bir şey işte… kader bize hep sürprizler sunar, Nina. Durmadan hiç beklemediğimiz krizlerle burun buruna geliriz. Damdan düşercesine pek çok şey oluverir hayatımızda.”

O an kulakları sağır eden bir patlama tüm kiliseyi adeta yerinden oynattı. Patlamanın etkisiyle kilisenin mozaik pen­cereleri havaya uçarken, rengârenk cam kırıkları park yerine bir yağmur gibi indi. Parçalanmış ilahi kitapları ve kilise otu­raklarının yerlerinden sökülmüş parçalan asfaltın üzerine sa­çıldı.

Etrafı saran beyaz duman dağılmaya başladığında, Nina gökyüzünden süzülerek inen ve Rahip Sullivan’ın hayretle kocaman açılmış gözlerinin önünde ön cama konan çiçek yapraklarını gördü.

Nina, ‘Tıpkı damdan düşer gibi,” diye mınldandı. “Da­ha iyi bir açıklaması olamazdı.”

“Siz ikiniz, hiç şüphe yok ki, yılın en büyük beceriksiz­leriniz.”

Üzgün olduğu her halinden belli olan Norm Liddell’in tam karşısında oturan Portland polis dedektifi Sam Navarro, bu söz üzerine kılını bile kıpırdatmadı. Merkezin konferans salonunda tam beş kişilerdi ve Sam bu kendini beğenmiş bölge savcısına onu herkesin içinde rezil etme zevkini yaşatmayacaktı. Suçlamaları inkâr etme gibi bir çabası da olmaya­caktı; çünkü ne de olsa gerçekten çuvallamışlardı. Gillis’le birlikte işi fena halde ellerine yüzlerine bulaştırmalardı ve şimdi artık ortada bir de ölü bir polis vardı. Ölen her ne kadar çömez bir polisse de en nihayetinde polisti, içlerinden bi­riydi.

Sam’in ortağı Gordon Gillis, “Bizim gözetimimizdeyken,” diyerek lafa başladı. “Marty Pickett’e hiçbir şekilde bölgeye yaklaşma izni verilmedi. Polis kordonunu geçtiğin­den bile haberdar değildik… ”

Liddell, “Bombanın patladığı olay yerinden sorumlu olan sizlerdiniz,” dedi. “Bu da sizi bu olayın sorumlusu kı­lar.”

“Hey, bekle bir dakika,” dedi Gillis. “Suçun bir kısmı da Memur Pickett’a ait olmalı.”

“Pickett sadece işe yeni başlamış bir çaylaktı.” “Prosedürü takip ediyor olmalıydı. Eğer öyle yapmış ol­saydı…”

Sam, “Kapa çeneni artık,” dedi.

Gillis gözlerini ortağına çevirdi. “Sam, ben sadece su­çun tamamen bizde olmadığını savunmaya çalışıyorum.”

“Bu bizi temize çıkarmaz. Çünkü görünüşe göre bu olay bizim üzerimize kalacak.” Sam sandalyesine yaslanıp, konfe­rans masasının üzerinden gözlerini Liddell’e dikti. Ne isti­yorsunuz, Bay Bölge Savcısı? Linç mi edilelim? İstifalarımızı mı verelim?”

Araya giren Amir Abe Coopersmith, “Kimsenin sizden istifa etmenizi istediği falan yok,” dedi. “Ayrıca bu tartışma bizi hiçbir yere götürmez.”

“Bir takım disiplin tedbirleri uygulanacak,” dedi Liddell. “Ne de olsa ortada ölen bir polis var… ”

Coopersmith terslenerek, “Bunu bilmediğimi mi sanı­yorsun?” dedi. “Geride kalan dul eşe bunun cevabını verecek olan benim. O kan emici gazetecilerden bahsetmiyorum bile. O yüzden bana artık biz ve bize ayaklarını yapmayı kes, Bay Bölge Savcısı. Ölen bizden biriydi. Bir polisti, avukat değil.”

Sam amirine şaşkınlıkla bakakaldı. Coopersmith’in on­dan yana olması pek alışılageldik bir durum değildi. Onun bildiği Abe Coopersmith az konuşan bir adamdı. Ve o az ko­nuşmanın ancak birkaç kelimesi övgü sözcükleri olurdu. Coopersmith’in bu tavrının sebebi Liddell’in tepesinin tasını tamamen attırmış oluşuydu. Polisler ateş altındayken birbir­lerini korurlardı.

“Pekâlâ, elimizde ne var, tekrar bir gözden geçirelim,” dedi Coopersmith. “Kasabada bir bombacımız var ve de ilk can kaybımızı yaşamış durumdayız. Elimizde başka ne var?” diyerek gözlerini yeniden yapılandırılan bomba timinin başı olan Sam’e dikti. “Evet, Navarro?”

Sam durumu itiraf ederek, “Çok bir şey yok,” dedi. Önündeki bir dosyayı açıp, içinden bir tomar evrak çıkardı. Fotokopileri masada oturan diğer dört kişiye; Liddell’a, Amir Coopersmith’e, Gillis’e ve Maine Eyalet Suç Laboratuva…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıAşk Ölümden Uyanıştır
  • Sayfa Sayısı336
  • YazarTess Gerritsen
  • ÇevirmenBahar Yaldız Çelik
  • ISBN9786053481485
  • Boyutlar, Kapak140 x 210 cm, Karton Kapak
  • YayıneviMartı Yayınları / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur