Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Ay Eskir Gün Işırken
Ay Eskir Gün Işırken

Ay Eskir Gün Işırken

Fadime Uslu

Anlatmanın tam zamanıydı; o kadar sustuktan sonra, başka konularda konuşarak örttüğü suskunluğunu bozmak için zaman idealdi, ona hissettirdiğim güvenin, cesaretin ya da tam tersi…

Anlatmanın tam zamanıydı; o kadar sustuktan sonra, başka konularda konuşarak örttüğü suskunluğunu bozmak için zaman idealdi, ona hissettirdiğim güvenin, cesaretin ya da tam tersi korkunun etkisiyle, kim bilir belki de damla kendini tamamlamış, damlamak istiyordu artık.Farklı zaman dilimlerinde yaşananlar arasındaki derin bağlar irdeleniyor bu öykülerde.

Sözgelimi Cumhuriyet’in ilk yıllarında bireylerin yaşadığı heyecan, Denizlerin asılması ya da günümüzde yaşanan büyük travmalar, bazen de beklenmedik karşılaşmalar birbirini takip ediyor. Karakterler kimi zaman geçmişin yüküyle baş etmeye çalışıyor, kimi zaman yazarak yaşadıklarına anlam vermeye uğraşıyor, kimi zaman da telafisi olmayan acılara katlanmaya, hatta zifirî karanlığa bakmaya zorlanıyor. Böylece üst üste gelen ya da halka halka genişleyerek şimdide yankılanan, asla yitip gitmeyen zamanın izi sürülüyor.

Fadime Uslu, hafiflik ve ağırlık, yaşam ve ölüm, geçmiş ve bugün, yabani doğa ve kent yaşantısı gibi karşıtlıklarla ördüğü öykülerinde zamanın müziğini yakalama uğraşında. Bununla birlikte kitlelere aşılanan korkuya inatla direnen, gerçeğin peşindeki insanları anlatmaktan asla geri durmuyor. Ay Eskir Gün Işırken’deki öyküler –ve öykü içindeki öyküler– çok katmanlı anlatımı ve alabildiğine duyarlı yaklaşımıyla öne çıkıyor.

**

Ablam Cennet’e

İçindekiler

AY ESKİR GÜN IŞIRKEN
Ay Eskir Gün Işırken …………………………………………….15
Yakıcı Dokunuşlar ………………………………………………..25
Efendim Derken Ne Çok Şey Var Demediğim ………….37
Eymir’de “Ulis’in Bakışı” ……………………………………….49
SOYLU AĞACI
Üçümüz ……………………………………………………………..57
Limon Burcuna Doğru ………………………………………….69
Ay’ın Rüyası ………………………………………………………..85
Soylu Bir Acımız Olsaydı Bizim de …………………………89
Rüzgârın Sevinci ………………………………………………….99
GÖLGE UFKU
Gölge Ufku ……………………………………………………….103
Gezintiler …………………………………………………………113
Ay Sineği ………………………………………………………….117
Anlatıcı …………………………………………………………….127
Gerisi Teferruat, Kısaca “Eyvallah” ………………………..129

AY ESKİR GÜN IŞIRKEN

Bazen başlangıçlar sonra gelir; ağır ağır, incecik uzayan sakin mizaçlı bir nehir gibi yürür yüreğinde.

Kaynak nereden doğmuştur, nehrin çökeltisi hangi zamanlarda oluşmuştur, derinliği nedir ve her şeyden önemlisi nereye doğru akmaktadır su. Bunların önemi yoktur, bir düşüncenin peşine takılmışsındır ve onu kovalarken sana rehberlik edecek o sözcük hâlâ belirmemiştir. Nokta, virgül ya da parantezlerden herhangi biri, kerteriz alman için hikâyenin kelimesine dönüşmeden önce; gözlerin neredeyse kapalı, düşüncen adımlarından önde senden bağımsız somut bir varlık haline geldiğinde ve sen ona henüz biçim vermeden sadece varlık olduğunu duyumsadığında; sözcüğün, o yolculukta kendi zamanında demlene demlene şekillenir. Buna izin verecek kadar akılcı davranırsın, evet, gözün hâlâ açık değildir, belki de sadece bu yüzden o âna, o sözcüğe sonra aşama aşama büyüyen o hikâyeye inanırsın, oluşmaya başlayan vazgeçemediğin bir anındır artık. Seni boşluğa sabitleyip yaşantını anlamlı kılan, çözemediğinde derin bir acıyla sızlayan işlevsel yarandır; gediği açan virgülü koymak da mesafeleri belirleyen parantezi kapatmak da senin elindedir oysa.

* * *

Ölüler sofradaydı ve gösteriyi izliyordu. Gecenin koyu karanlığıyla şafağın alacası arasında bir kuşun, sözgelimi bir çardak kuşunun bedeninden kopan telek kadar hafifti zaman. O tüy, hâlâ o gövdede olsaydı canın ağırlığı ona da geçecekti ama öylece kopuvermişti, havada uçup duruyordu, çünkü ölü bir telekti bu ve ölmüş olan her şeyin ağırlığını içine almıştı, bu yüzden tüyün zamanı ya da tüye sığan o zaman hafifin de hafifiydi. Teleğin hareketi geride ne bir iz bırakıyordu ne de ölümünden bir belirti. Onu bu denli hafifleten sarayın damarlı mermerleri olabilirdi. Taş, ağırlığını yutuyordu her şeyin. Hamamın kurnalarında halayıklar oturmuştu, mutfaktan konuk odalarına gümüş tepsilerde yağlı yemekler, şerbetler taşınıyordu. Künklü kubbenin altından konuk odalarına bir udun sesi dalga dalga yayılıyordu.

Bir Hünkâr bir erkeği nikâhlıyordu, üstelik usulünce tören yapılıyordu. Usul denen mihmanın vaktine, törenin nasıl olacağına karar veren elbette Hünkâr’dı. “Benim devrimle başlayacak yönsüz yurtsuz saltanatın talihi,” demiş, “topraklarım, birliği benimle öğrenecek,” diye ant içmişti. Andından önce, müneccimbaşı, “Şarkla garbı, şimalle cenubu, kadınla erkeği, velhasılı kutbeynde ne varsa her şeyi birliğe kavuşturacak kutlu kişi sizsiniz yüce Hünkâr’ım!” diye müjdelemişti. İşte o zaman dildeki, tendeki, tindeki ikiliği düşünmeye başlamıştı Hünkâr. Nice zaman sonra bir anda karar vermiş, “Aklımdaki hattıistivâ bulup iki ayn’ı bire tamamlayacağım,” dedikten sonra, halayığına, gözdelerinden, adına Nur-u Ayn dediği oğlanı nikâhına alacağını bildirmişti. Böylece bütün hadımlar, oğlanlar sevinçten gözyaşı akıtmış, artık devir değişecek diye coşkuları yüreklerinden taşmıştı.

Ud, loş ışıklı küçük bir odada çalınıyordu. Evlenecek çift ise mahremlerine çekilmiş dans ediyordu. İnce bedenli daha uzun boylu olanın başında pirinçten bir başlık vardı. Her iki yana uzayan noktalardan saç gibi dökülen pirinç damlalar onun devinimlerine uyarak salınıyordu. Dizlerine kadar inen gelincik kızılı ipekli etekliğinin dilimli uçları kalkıp kalkıp iniyor, altındaki yağ yeşili seraser şalvara değdikçe hafifçe hışırdıyordu. Karşısındaki erkeğin tek süsü esmer tenini ışıl ışıl yakan gözlerindeki sürmeydi. Birbirine kur yapan iki turna gibiydiler. Bacaklarını esnetip uzatarak yaklaşıyorlar, yüksekçe bir çatının üstünden göğe uzanır gibi boyunlarını kaldırıp kollarını açarak yan yana geliyorlardı. Udi, felekler ile yıldızların birbirleri içinde kaynaşan hareketlerinin sesini, udun tellerindeki perdelerde vuruyordu. Hünkâr, bu seslerde kâinatın sesini duyuyor, hissettiği tınıyı parmaklarının hareketine uyduruyordu. Nur-u Ayn da Hünkâr’a uyuyor, onun gibi zaman zaman gözlerini kapatarak sese teslim oluyordu. Duvar diplerinde karşılıklı yanan mumlar hızla eriyordu. İkisi yalnızdı. Odanın duvarlarında gezinen koyu gölgeler görüyordu, Nur-u Ayn. Gölgelerin bedenleri yoktu ama her durumda kendilerine şahit olduklarını derinden hissediyordu. Hareketleri boşlukta süzülüyormuş gibiydi. Zamana bir işaret koymak niyetindeydi Hünkâr. Duvarın ardında kalan bütün konuklar bunun için davet edilmişti. Hepsinin şehadeti dilsizdi. Bu eşsiz zamanın belki de tek işareti minyatürlerdi.

Sarayın turna gözlemcisi aylar öncesinde çizip boyamıştı turnaların kur dansını. Minyatürlerin her birinin sanat zevki eşsiz olan yüce Hünkâr’a ulaşacağını, onun tarafından dakikalar boyunca inceleneceğini, tasvirdeki biçimin gerçekte olanla kıyaslanacağını adı gibi biliyordu nakkaş; bunun için kuşların hareketine yeni bir tavır kazandırmaya çalışıyordu.

Nakkaşın turnalarında, gerçekte olduğundan çok daha ahenkli bir eda vardı. Ve bu tasvirdeki gibi dans ediyordu iki sevgili. İlhamlarının asıl kaynağı arzuydu.

İzleyicisi olmayan bu törendeki her ayrıntı açıklanmak, anlatılmak için yapılmıştı oysa.

* * *

Neyi, nasıl açıklayacağın konusunda bir karara varmamıştın çünkü ortada henüz adı konmuş bir konu yoktu. Sadece somut bir eylemin, uzun bir yürüyüşün içindeydin. Adımların nizamiydi. Etrafından sokaklar, caddeler, bir bütün halinde kent akıyordu, insanları görmüyordun bile. Merkez sendin. Senin merkezin neresiydi peki? Soru işaretinin kıvrımıyla ucundaki nokta ritmik adımlarının sesiyle çiziliyordu zihninde. İşyerinden çıktığında günlük güneşlikti, şimdiyse fırtınaya dönüşmeye hazırlanan lodosun kokusu vardı havada. Acıkmaya başlamıştın, hava değişmişti, gerçek bir yürüyüşçü gibi aldığın yoldaki zaman umurunda değildi ama soluğunun düzeni değişiyordu. İçindeki ritim hızlanmaya başlamıştı.

Maratona çıkmış bir koşucu vardı sanki önünde ve sen onun peşi sıra sürükleniyordun; başının üstünden bir martı uçtu, ardında havada hiçbir iz bırakmadı ve imrendin buna, işte böyle olmalı diyordun, hikâye kurmak böyle olmalı. Martı kanadına aldığı ağırlığı çırpındıkça hafifletiyordu, arkasında hiçliğin şiirsel tınılarını sürüklüyordu; sanatın erişmek istediği en yüksek mertebe bu olmalıydı, içinden böyle geçiriyorsun; yüreğindeki hız kilit noktaya odaklı, o sana ağırlık merkezi oluyor, çevreni ören veya kuşatan anlamla ilgili her şey orada ve onun kambur dağı altında eziliyorsun. Çünkü o senin evin, yuvan, biricik sevgili yaralı mekânın.

Adımların ağırlaşırken su gibi akan şeyleri duyumsuyorsun, bir nehrin kıvrımını, kıvrımlar ve çizgiler boyunca ilerleyen zamanı, zamanda durup kalanları; çökeltideki balçığı, çamuru, yüzeyde berrak akıntıyı. Ve birdenbire su diye mırıldanıyorsun; bunu bir ses gibi duymuştun içinde ama söylediğin anda sesini bedenleştirdin, sonra o sözcüğün çağırdığı cümleyi duydun. Suyun doğadaki hareketi çemberdir, dedin bu defa, suyun hareketi bir çemberdir, içindeki katı çeperin boşluğunu doldurmaya adanmış bir yaşamdır onunki. Böyle suya atılan bir taş gibi, dalga dalga genişliyor işte, göz gibi. Hareket noktasını oluşturan taş da göz olmalı. Senin gözün. Çeperi gören gözün. Eğretilemeni kafanda evirip çeviriyorsun, önce bulutsu düşüncelerini netleştirecektin, bu yüzden omzuna postacı gibi astığın çantandaki not defterinle kalemini çıkarmadın. Durmadın bile. Haliç’in boynundaydın, köprüye az kalmıştı. Gökyüzünde koyu bulutlar alçalmıştı, denizin şıpırtısı dolduruyordu bentleri.

İnsanlar yanından sel gibi akıp gidiyordu. Sen de onlardan birisin. Nizami adımlarının sesi bekleyişe davet eden bir edayla sarıyor seni. Kuracağım hikâyede bu adımlardan bir şey olmalı, diyorsun. İlk ses, hatta sözcük su olabilir, peki ya sonrası? Bir sonraki hamleyi düşünmüyorsun. Büyük edebiyatçıların önceden attığı adımların izleriyle ilgili belirtileri, netleşmeye başlayan cümlenin devinimindeki belirsizliği, değişip başka sözcüklerle kendini açıklama ihtimalini, ilk hareketle eylemin sonucu arasındaki farkı, yani zembereğinden boşalmak için saymaya başlayan saatin tik takları duruncaya kadar geçen süreyi nasıl kat edeceğiyle ilgili doğal ilgini, attığın adımlara öylece bırakabilirsin. Ama şu anda, şimdi soluklanmak için bir mekâna ihtiyacın var; dahası, gözlemleyeceğin, seslerini duyacağın insanlara. Bir metroya binebilir, hıncahınç dolu vagona atlayıp başka yollara bağlanabilirsin, hareketini değiştirerek kendini başka bir hareket yasasına bırakırsın. Ama gerçekten durmaya ihtiyacın var. Şu anda, şimdi, diyorsun, hazırım, çevremde olanları duymaya ihtiyacım var. Çok geçmeden gözüne kestirdiğin bir kahvehaneye giriyorsun. Açlığın düşüncenin önünü kesiyor, çayın yanına atıştırmalık söyleyeceksin. Kaşarlı tost, en kestirme yol. Bir iskemle çekip oturuyorsun ve gördüğün manzara karşısında donup kalıyorsun.

* * *

Ay eskimeye başlamıştı. Tam üç gün önceydi dolunay. Yine de gümüşi ışığı denizin yüzünde poyraz yiyen zeytin yaprakları gibi oynaşıyordu. Sarayda ise hiçbir ışık çıplak değildi. Boyalı camla ya da taş duvarla perdelenmişti mumlar. Işığın dokunduğu, sokulduğu her nesne içindeki sesi teslim ediyordu ölülere. Böylece görmek için karşısında bulunmalarına gerek duymuyorlardı. Yaşayanlar arasındaysa bu törenin anlamını bildiklerinden örtülü ışığı bile fazla bulanlar vardı; onlar iki erkeğin evlenme törenindeki gösteriyi açıkça, her ayrıntısıyla görebilmek, gördüklerine isim verebilmek, böylece zihinlerinde yaşatabilmek için kendiliğinden gözlerini kapatıyorlardı. Udi ise çoktan çekilmişti erbap koğuşuna.

Yüce Hünkâr bu gece hem erkek hem kadındı, Nur-u Ayn da öyle. Hünkâr’la eşi turna dansından sonra birbirlerinin bedenlerini yaşaya yaşaya içinde bulundukları odayı zihinlerinden silmişlerdi, zamandan ve mekândan kerte kerte uzaklaşıyor, bu dünyanın telaşını terk ediyor, birbirlerinin içinde erirken yeniden de yeni bir şeyleri var etmeye başladıklarını hissediyorlardı. Hünkâr’ın kulağına, “Meleğim,” diye fısıldamıştı Nur-u Ayn. O anda sesinin buğulu tınısı Hünkâr’ı büyülemiş, gözünde bir melek sureti canlandırmıştı. Eşinin sürmeli gözlerindeki bakış Ayasofyadaki Cebrail’i andırıyordu. “Meleğim,” dedi Hünkâr da; şehvetle yükselmişti tok sesi.

Ay solmuştu artık. Gün ağarmaya başlarken kıyılar boyunca genişleyip yayılan kente tepeden bakıyorlar,

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Öykü
  • Kitap AdıAy Eskir Gün Işırken
  • Sayfa Sayısı136
  • YazarFadime Uslu
  • ISBN9789750741081
  • Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2019
Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Yaz Korkuları ~ Fadime UsluYaz Korkuları

    Yaz Korkuları

    Fadime Uslu

    Arka verandada oturuyorum. Yıldızsız bir gece. Gökyüzü gri bir tülle kaplanmış gibi. Belki yaz yağmurunun habercisidir. Hafif, nemli rüzgâr. Yağsa, otlar, ağaçlar, tarlalardaki sebzeler...

  2. Bir Kıyıda ~ Fadime UsluBir Kıyıda

    Bir Kıyıda

    Fadime Uslu

    Çünkü yamaçlardan sonra zirve birdenbire gelir. Milyonlarca yıl boyunca ses zerrelerinden katılaşan göğün çatısı bir anda çöküverir. Bir kapak açılır. Biriken her şey birbirinin...

  3. Yüzen Fazlalıklar ~ Fadime UsluYüzen Fazlalıklar

    Yüzen Fazlalıklar

    Fadime Uslu

    Fotoğraflara bakarken bulmak istediğimiz neydi; çocukluğumuz değildi, gençliğimiz değildi, yıllar içinde değişen bedenlerimizin anısı hiç değildi. Günden güne değişen şeylerin tanımsız bir sürenin sonunda...

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. Kırmızı Perde ~ Jules Barbey d'AurevillyKırmızı Perde

    Kırmızı Perde

    Jules Barbey d'Aurevilly

    Kırmızı Perde, D’Aurevilly’nin ilk yayımlandığında büyük edebî ve ahlaki tartışmalara yol açmış Şeytani Öyküler’inde topladığı altı öyküden biri. Bu kısa yolculuk öyküsü, Parisli bir...

  2. Ahh… Turuncu Ceylan Derisi Koltuğum ~ Semra AtasoyAhh… Turuncu Ceylan Derisi Koltuğum

    Ahh… Turuncu Ceylan Derisi Koltuğum

    Semra Atasoy

    Homoerektus siyasetler de kadının işi zor diyen yazar; “İçinizde en masum olan ilk taşı atsın…” Ben bir kadın olarak siyasi arenaya baktığım zaman, çığlıklar...

  3. Şaka Gibi ~ Güldem ŞahanŞaka Gibi

    Şaka Gibi

    Güldem Şahan

    Şans; sevgi dolu, zeki ve aile dostu olarak bilinen Golden cinsi bir köpektir. Havuza düşen küçük kızı kurtarmak, eve giren hırsızı yakalamak, ay ışığında...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur