Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Yüzen Fazlalıklar
Yüzen Fazlalıklar

Yüzen Fazlalıklar

Fadime Uslu

Fotoğraflara bakarken bulmak istediğimiz neydi; çocukluğumuz değildi, gençliğimiz değildi, yıllar içinde değişen bedenlerimizin anısı hiç değildi. Günden güne değişen şeylerin tanımsız bir sürenin sonunda…

Fotoğraflara bakarken bulmak istediğimiz neydi; çocukluğumuz değildi, gençliğimiz değildi, yıllar içinde değişen bedenlerimizin anısı hiç değildi. Günden güne değişen şeylerin tanımsız bir sürenin sonunda geri dönülmez bir yabancılaşmanın eşiğine gelmesi kaçınılmaz olur. Yaşlılık gibi. İlişkilerdeki samimi dürüstlük gibi şeyler.

Fadime Uslu, öykücülüğünü bir adım daha ileriye taşıyor bu kitabında. Yüzen Fazlalıklar, sessiz bir günün, sıcak ve hareketsiz bir öğle sonrasının nelere gebe olabileceğini haber veren öykülerden oluşuyor. Öykü kahramanlarını yakından tanıyoruz. Uslu, birbirinin içinden doğan bu öykülerde anlattığı “modern” kadınları, deyim yerindeyse bir cerrah gibi inceliyor. Sessizliğin ardındaki fırtınayı araştırıyor. Yaşamlarımızı kuşatan kuş sürülerinin niyetini okuyor.

**

Gece muazzam bir gözdür; onun görüşü hiçbir şeyde
yoktur çünkü karanlıktır.

İçindekiler

Uyku Yılanı ……………………………………………………………..13
“Yüzen Fazlalıklar” …………………………………………………..15
Kırlangıç Senfonisi …………………………………………………..25
Sabit ve Değişken …………………………………………………….39
Nostalji …………………………………………………………………..51
Teke ……………………………………………………………………….53
Özgür Kedi Kokusu ………………………………………………….69
Son Turna ……………………………………………………………….85
Yılanlı Rüya …………………………………………………………….93

UYKU YILANI

Yaşlı kadının arka bahçesindeki içi geçmiş kabakların arasından bir kör yılan taş avluya süzüldü. Yaz bitiyordu. Güneşin yansıdığı taşlar kızgın değildi artık. Üzerlerinden su gibi akarak tahta divanın altına girdi. Kucağına aldığı tepsideki pirinci ayıklayan yaşlı kadın işine öyle dalmıştı ki onu fark etmedi bile. Kör yılan oracıkta derin bir uykuya daldı. Rüyasında kendisiyle birlikte onlarca kör yılanı yaşlı kadının başına dolanmış halde gördü. Hep birlikte zamanı yiyorlardı. Ürktü, uyanmak istedi ama uyanamadı.

“YÜZEN FAZLALIKLAR”

“Peki, şimdi ben ne yapacağım,” dedi Mari. Sıkıldığında beliren çizgiler toplanmıştı yine alnına. Bana hiç bakmadan, bıçağın ucuyla balıklardan artakalan kılçıkları tabağının kıyısına özenle topluyordu ama aklı başka yerdeydi. Mırıldanarak aynı şeyi tekrarladı.

“Ne yapacağım şimdi ben?”

Sormuyor, bir yardım beklemiyor, yüksek sesle düşünüyordu yalnızca. Masamızın, öteki masaların, terasın alçak duvarı üstündeki yeşil, mor camlı kandillerin bohem ışığı, gökyüzünün alacası, ablamın tuvalete gidip hemen dönmeyişiyle uzayan sessizliğimizin içine düşüvermişti Mari’nin mırıldanması. Unutmuş olmalıydı; ablamı, beni, belki gerçekte nerede bulunduğumuzu. Oysa pek kibar, bir sınavdaymış gibi yemişti balıklarını; parmaklarını bulaştırmadan, yalnızca çatal bıçak kullanarak. Tabağındaki çinekop kafalarının yanaklarında leblebi girebilecek boşluklar vardı. Balığın en lezzetli yeriymiş. Onları ustalıkla çıkarışı ablamı güldürmüştü. “İlahi Mari,” demişti, “bir yudum et için verdiğin uğraşa bak.” Israrına dayanamamış biz de onu taklit ederek balık yanaklarının tadına bakmıştık. “Haklıymışsın, balığın en lezzetli yeriymiş,” demek zorunda kalmıştım. Ablam susmakla yetinmişti. Şimdi ise birdenbire uykuya geçmiş, ayağının altındaki zemin yumuşamış, başka bir boyutta rüya görüyormuş gibiydi. Henüz bitirmediği bir bardak şarap mı etkilemişti. İlgisi yoktu, Mari’nin bir şişe şarabı bana mısın demeden devireceğine kalıbımı basardım. Meşrubat gibi şarap içilirmiş evlerinde, çocukluğundan alışkın. Yorgundu. Evinden yurdundan uzaktı. Anlatmadığı kim bilir ne dertleri vardı. Böylesi kopuşlar yaşaması çok doğaldı. Ablamla ilgilenmek bir yana kilometrelerce uzaktaki ailesi büyük meseleydi.

Biz üç kadın birbirimize hem bu kadar uzak hem de bu kadar yakın nasıl olabiliyorduk?

Bıçağını tabağa usulca dayadı. Omuzlarını örten şalın –benim şalımın– uçlarını göğsünde çapraz atıp sırtını dikleştirdi. Gözleri hâlâ tabaktaydı. Yediği balık artıkları bir araya gelip omurgaya, sonra kafaya bağlanacak, yitip giden et –olmayan et– mucizeyle belirecek, pullu derisiyle kaplanıverip canlandıktan sonra –ama yanaklarındaki minik çukurlar hâlâ boş– karşısındaki solgun yüzlü bahtsız Mari’ye masallarda olduğu gibi dile gelip kaderini söyleyecekti sanki. Ölü balık falı dedim içimden, o anda uyduruvermiştim. Ablamın tabağına baktım, yarısı yenmemiş ve karmakarışıktı. Ölü balık falı!

Sandalyemi çevirdim. Eteğinin çukuruna bırakıverdiği sol eline uzanıp hafifçe dokundum. Ağlamasından korkuyordum. Başını kaldırıp baktı.

Kocaman gözlerinde tuhaf bir ışıltı vardı.

“Merak etme,” dedim, “evraklarını tamamladık. İşler çözülmek üzere.”

Bana döndü. Alnındaki çizgiler açılmış, kasılan boynundaki damar kabarmıştı. Aniden uyandırılmış, bulunduğumuz ortamı tanıyınca, karşısında beni görünce şaşırmış gibi baktı.

“Onu demiyorum,” dedi küskün küskün.

Ne söylemek istediğini biliyordum ama konuyla ilgili ne diyeceğimi bilemediğimden bir sigara daha yaktım. Bu sırada ablam tuvaletten döndü.

Restorandaki yerimiz rezerve olduğundan kent manzarasını gören noktadaydı. Üstü açık terasın merkezindeydik. Bizim merkezimizse bilmediğimiz noktalara doğru hızla kayıyordu.

Masaya yaklaşınca “Hani pastamız,” dedi ablam, “bana sürpriz yapacaksınız diye oyalandım tuvalette.” Neyle oyalandığı apaçık ortadaydı. Annesinin makyaj malzemesini kaçamak deneyen ve birdenbire ihtiyarlamış küçük kız çocuğundan farksız görünüyordu. Dudağından taşan ruj artığı, yanaklarındaki pırıltılı allık neşeli sesinin vurgusuydu. Sandalyesini şımarık bir kız çocuğu gibi çekip oturdu. Küçük el çantasını boş sandalyedeki öteki büyük çantaya atıverdi.

Yan masadaki kadın ablama bakıyordu. Saçlarını sarıya boyatmıştı. Giyim kuşamıyla alt kültürden olduğu belliydi. Karşısındaki bıyıklı adam da öyle. Birlikte geldiği kadının yan masayla ilgilendiğinin farkında bile değildi. Olamazdı da, onu ilgilendirecek bir şey yoktu ki; biz üç kadındık. Masamızda erkek olsaydı durum değişir miydi? Değişirdi. Dünyalarımızın çok farklı olduğunu düşündüğüm bu kadının ablamda onaylamadığı ya da özlem duyduğu ne olabilirdi? Giyimi mi, rahatmış gibi görünen davranışları mı şarap içmesi mi, hüznü mü? Yoksa komik bulduğu makyajı mı?

Kadehindeki son yudumu yuvarladıktan sonra, “Şans,” deyip iç geçirdi Mari, “kötü şans diye buna derler.”

Sigaramın dumanını, bu defa ablama takılıp kalan kadına doğru üfledim. Hemen başını çevirdi. Adam hâlâ hiçbir şeyin farkında değildi. En şirin tavrını takınmış bir şeyler anlatıyordu. İlk kez yemeğe çıkmışlardı anlaşılan ve onu etkilemeye çalışıyordu adam. Sigarayı kül tablasında söndürdüm.

“Şans vardır ama şanssızlık yoktur,” deyip hafifçe eline dokundum yine Mari’nin, “hazırlıksız yakalandığımız, üstesinden gelemediğimiz her şeyi kötü talihe bağlarsak çıkış yollarını da kapamış oluruz. ”

Bunu ne kadar inanarak söylediğimi, yaşamımdaki karşılığının ne olduğunu bilmiyorum; ama doğrusu buydu.

Ablam sandalyesinden kalkıp Mari’nin arkasına geçti. Onun yüzüne dökülen saçlarını geriye alıp parmaklarıyla taramaya başladı. Şalın uçları çoktan çözülmüştü. Mari mor kadife elbisesinin içinde (Gürcistan’dan getirmiş olmalıydı; semt pazarlarında ucuz giysi satan sergilerde bile rastlanmayacak türden, üstüne bol duruyordu) küçük bir çocuğun yaptığı resim gibiydi ve bu onu daha da hüzünlü gösteriyordu. Yan masadaki kadının ağzı açı kalmıştı. Ne düşünmüştü ki?

Ablamın bakıcısı, zaman zaman kinayeli bir tonla “hayat arkadaşım” dediği Mari, kafasında kurduğu geçici düzenden sıyrılmış, bakışları değişmişti. Hafifçe, özür diler gibi, böyle bir konunun yeri ve zamanı değildi der gibi gülümsedi.

“Boş ver sevgili Maricik. Böyle bıdı bıdı konuşup ona buna tepeden bakmaya bayılıyor insanlar. Başkasına değil, sen sadece bana bak. Avuçlarımda yüzen bir fazlalık var, senin saçların.”

Mari yavaşça geriye döndü. İpeksi kuzguni saçları da ablamın elinden kaydı. Başını iki yana salladı, gözlerini kocaman açmıştı ablam. Birdenbire ciddileşti.

“Saçların tamamen fazlalık şekerim,” dedi, “onlar senin ama ‘yüzen fazlalıklar’ sözü John Milton’un. Benim gibi delilere esaslı şairlerin dizelerini kullanmak serbest değil mi, öyle değil mi Belgincim.”

“Ne delisi abla,” dedim. Telaşlanmıştım, Yanı başımızdaki saçları sarıya boyalı kadının dışında başka masaların da dikkatini çekmiştik. Ablam sınırlarının dışına çıkmaya başlamıştı.

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Öykü
  • Kitap AdıYüzen Fazlalıklar
  • Sayfa Sayısı96
  • YazarFadime Uslu
  • ISBN9789750732652
  • Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2016
Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Yaz Korkuları ~ Fadime UsluYaz Korkuları

    Yaz Korkuları

    Fadime Uslu

    Arka verandada oturuyorum. Yıldızsız bir gece. Gökyüzü gri bir tülle kaplanmış gibi. Belki yaz yağmurunun habercisidir. Hafif, nemli rüzgâr. Yağsa, otlar, ağaçlar, tarlalardaki sebzeler...

  2. Ay Eskir Gün Işırken ~ Fadime UsluAy Eskir Gün Işırken

    Ay Eskir Gün Işırken

    Fadime Uslu

    Anlatmanın tam zamanıydı; o kadar sustuktan sonra, başka konularda konuşarak örttüğü suskunluğunu bozmak için zaman idealdi, ona hissettirdiğim güvenin, cesaretin ya da tam tersi...

  3. Bir Kıyıda ~ Fadime UsluBir Kıyıda

    Bir Kıyıda

    Fadime Uslu

    Çünkü yamaçlardan sonra zirve birdenbire gelir. Milyonlarca yıl boyunca ses zerrelerinden katılaşan göğün çatısı bir anda çöküverir. Bir kapak açılır. Biriken her şey birbirinin...

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. Bu Sabah, Bu Akşam, Çok Erken ~ James BaldwinBu Sabah, Bu Akşam, Çok Erken

    Bu Sabah, Bu Akşam, Çok Erken

    James Baldwin

    James Baldwin’in öykülerini bir araya getiren BU SABAH, BU AKŞAM, ÇOK ERKEN Amerika’daki ırkçılık ve şiddetin hem kurbanlarda hem de faillerde bıraktığı açık veya...

  2. Gecegezen Kızlar ~ Tomris UyarGecegezen Kızlar

    Gecegezen Kızlar

    Tomris Uyar

    Gecegezen Kızlar, eski kentin, ayakları altında belverdiğini duydu. Lağım kokan su, durmaksızın yükseliyor, vinçler inip tepelere tırmanıyor, freskler yenileniyordu. Bütün eski kentler gibi, onarıldıkça...

  3. Öykülerle Deyimler Uzun Lafın Kısası ~ Habib BektaşÖykülerle Deyimler Uzun Lafın Kısası

    Öykülerle Deyimler Uzun Lafın Kısası

    Habib Bektaş

    Öykülerle Atasözleri ve Öykülerle Deyimler serisi, zengin içeriği ve göz alıcı çizimlerinin yanı sıra, kitapların sonlarında yer alan sözlükleri ve özel olarak tasarlanan sınıf etkinlikleri ile genç...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur