Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Vahşetin Çağrısı Jack London’ın en önemli eserlerinden biridir. Yazar bu kitabında, altına hücum çağını değişik bir açıdan ele alır. Romanın başkahramanları kızak köpekleridir. Jack London, altın hırsıyla gözü dönmüş insanların günlük yaşamlarını, davranışlarını, duygularını ve egolarını bir köpeğin gözüyle yansıtmaktadır. Evcil bir köpeğin kızak köpeği olması ve bunu takip eden olaylarla köpeklikten kurtluğa dönüşümü anlatılır. Burada yazar, bu dönüşümü verirken insanların değişimini de gözler önüne serer. Bu nedenle Vahşetin Çağrısı altına hücum çağı kapandıktan sonra bile önemini ve değerini hâlâ korumaktadır.

Vahşetin Çağrısı: Doğanın başkaldırısı.

***

I
İlkelliğe Doğru

Eğer Buck okuma bilseydi o günlerde gazetede yazdığı gibi, Puget Körfezi’nden San Diego’ya kadar kendisi gibi böyle güçlü köpeklerin başına ne gibi felaketlerin gelebileceğini öğrenebilirdi.

Bazı insanlar Kuzey Kutbu’nun hiç ayak basılmamış yerlerini araştırmaya çıkmışlardı. Bu araştırmalar sonucunda sarı bir maden bulunmuştu. Birçok kişi bu maden için akın akın kuzeye geliyordu. Kuzeyden dönenlerin hep sarı madenin nimetlerinden söz etmeleri, diğer insanların da oralara gitme ve bu madene sahip olma isteğinin artmasına neden oluyordu. İnsanların, buralara gitmek için, çok güçlü, iri, uzun tüylü, soğuğa ve her türlü zorluğa dayanabilecek köpeklere ihtiyacı vardı.

Santa Clara deresinin kıyısında, ağaçlar arasında, yoldan biraz uzakta, çok büyük ve güzel bir ev vardı. Çimenliklerin arasından dolaşan ve koca kavak ağaçlarının altından geçen çakıl taşlı bir yol evin kapısına kadar geliyordu. Evin arkası çok büyük bir bahçeydi. Orada da çiçekler ve yeşillikler içinde hizmetçilerin odaları, ahırlar, meyve ağaçları, küçük küçük tarlalar bulunuyordu. Bir de evin çocuklarının girebilmesi için havuz ile artezyen kuyusu için tulumba vardı. Bu güzel ev Hâkim Miller’e aitti.

Buck bu büyük evin çok değerli köpeğiydi. Evin başka köpekleri de vardı ama hiçbiri Buck’ın yerini tutmuyordu. Zaman zaman bazı köpekler gelir gider ama kalıcı olmazlardı. Sadece evin içinde yaşayan Japon köpeği Toots ve Meksikalı Ysabel uzun zamandır oradaydılar. Bu ikisi çok tuhaf yaratıklardı. Evden dışarı çıkmazlar, ayaklarını yere basmaya korkarlardı. Bir de yine bu eve ait olan yirmiye yakın av köpeği vardı. Onlar da pencerelerin dışından Toots ile Ysabel’e bakıp hırlayarak korkuturlar ve evin hizmetçileri tarafından süpürgeyle kovalanırlardı. İşte Buck tam dört yılını bu evde geçirmişti.

Buck ne ev köpeği ne de sokak köpeğiydi. Özgürlüğüne çok düşkündü. Canı isterse havuza girer ya da Hâkim Miller’in oğullarıyla ava gider, kızları Moli ve Alis’in sabah ve akşam gezmelerine arkadaşlık eder; kış geceleri, insanın içini ısıtan ve neşelendiren çıtırtılarla yanan şöminenin önünde hâkimin mini mini torunlarını ya sırtında taşır ya da çimenlerin üstünde yuvarlar; ahır avlusundaki çeşmeye, ara sıra daha da uzaklaşıp çimenliklere ve böğürtlen tarlalarına gitmeye çalıştıkları zaman onlarla beraber gider ve onları tehlikelerden korurdu. Diğer köpekler arasında gururlu gururlu dolaşır, Toots ile Ysabel’i köpekten saymazdı; çünkü o bir kraldı ve o konakta canlı cansız, güçlü güçsüz ne varsa, hepsinin kralıydı.

Buck’ın babası Elmo, kocaman bir Sen Bernard köpeğiydi ve hâkimin vefalı bir dostuydu; Buck babasına çekmişti ve bu, onun için çok iyi olmuştu. Çünkü çok iri bir köpek değildi, ancak yetmiş beş kilo geliyordu. Annesi Shep, İskoçyalı bir çoban köpeğiydi, ama yetmiş beş kilo gibi bir ağırlık dahi, onun saygı görmesini ve iyi bir yaşam sürmesini sağlamıştı. Doğduğu günden beri geçirdiği bu dört yıl boyunca bolluk ve mutluluk içinde yaşadığı hayat gözünü doyurmuş ve ancak bir soylunun yaşayabileceği şekilde yaşamıştı. Buck’da fazla olmasa da, küçük bir çevrede yaşayan ve diğer zenginlerde görülebilecek bir kendini beğenmişlik ve bencillik vardı, ama hiçbir zaman şımarık bir ev köpeği gibi davranmazdı. Avcılık ve daha başka hareketli oyunlar onun aşırı kilo almasını engellemiş, kaslarını güçlendirmişti. Bütün cinslerinde olduğu gibi, soğuk su onun için de bir gıda ve sağlık kaynağı olmuştu.

1897 yılının sonbaharında, Klondike’nin altın madeni bulması dünyanın her yerinden birçok insanı kuzeye gitmeye heveslendirdiği zaman, Buck’ın durumu böyleydi. Buck, insanlar gibi gazete okuyamadığı ve bahçıvan yardımcısı Manuel’in kötü kalpli bir insan olduğunu bilmediği için, hayatını değiştirecek olaylardan kendini koruyamadı: Manuel kumar oynamaya çok düşkündü. Kumarın, hayatını kurtaracağına sonsuz güveni vardı ve bu güven onun mahvına neden olacaktı. Bahçıvan yardımcılığından kazandığı birkaç kuruş para da, ailesini geçindirmeye yetmediği gibi, bir kısmını da kumarda kaybediyordu.

Manuel’in o unutulmaz hainliği yaptığı gece, hâkim bir toplantıya, oğulları da bir spor kulübünün etkinliklerine katılmıştı. Manuel kimse görmeden Buck’ı alıp bahçeden çıktı. Buck gezmeye çıktıklarını sanıp hiç huysuzluk etmedi. Joellege Park istasyonuna doğru gittiler ve oraya yakın bir yerde gezinen bir adamdan başka kimseyi görmedi. Adam onlara doğru yaklaştı ve Manuel’le konuşmaya başladı. Pazarlık yapmaya başladılar.

Yabancı: “Bence onu vermeden önce bağlasan iyi olur,” dedi. Manuel, Buck’ın boynuna kalın bir ip geçirdi ve:

“Sorun çıkarırsa ipi daha sıkı bağlarsın, hemen nefesi daralır,” dedi.

Buck ipin başına geçirilmesine hiç karşı koymadan izin verdi. Bu işte bir tuhaflık olduğunu düşünüyordu, ama ne de olsa Manuel’e güveniyordu ve güvendiği insanların da ondan daha akıllı olduğuna inanıyordu. Manuel ipin ucunu adama verince Buck, tehditkâr bir hırıltı çıkardı. Bu hırıltı yalnızca hoşnutsuzluğunu bildirmek içindi ve onun için bildirmek, aynı zamanda emretmek demekti. O sırada adam ipi gerdi, Buck gırtlağının acıdığını ve nefesinin daraldığını görünce şaşırdı. Öfkeyle adamın üstüne atıldı. Adam tetikteydi. Köpeğin saldırısını engellemek için gırtlağından yakalayarak yere fırlattı, boğazındaki ip şimdiye kadar hiç bilmediği bir acı verdi, zavallı Buck dili bir karış dışarda, nefes nefese soluyarak öfke içinde çırpındı. Yaşadığı dört yıl boyunca ne bu kadar canı yanmış ne de öfkelenmişti. Bir süre sonra karşı koyacak gücü kalmadı, gözleri sabit bir noktaya takıldı ve tren gelip de iki kişi kendisini bagaj vagonuna koydukları zaman hiçbir şey hissetmedi.

Uyandığında bir arabanın içindeymiş gibi sarsıldığını ve dilinin çok acıdığını fark etti. Trenin düdüğüyle kendine geldi ve nerede olduğunu hatırladı. Daha önceleri hâkimle yaptığı yolculuklardan, trene binmeye alışıktı. Gözlerinde, ancak kaçırılan bir kralın duyabileceği büyüklükte bir öfke vardı. Buck’ın uyandığını gören adam bir atlayışta köpeğin boğazına sarıldı, ama Buck ondan daha çabuk davranmıştı. Aniden dişlerini adamın eline geçirdi, ancak adam diğer eliyle köpeğin gırtlağını sıkarak kurtulmayı başardı.

Adam, gürültüyü duyup kontrole gelen kondüktörden yaralı elini saklayarak: “Bizim patronun köpeği biraz tuhaftır. Galiba saralı. Frisko’ya (San Francisco’nun kısaltılmış adı) götürüyorum. Orada bir veteriner varmış diye başıma bu belayı sardı. Umarım işe yarar,” dedi.

San Francisco’nun kenar mahallesinde bulunan meyhanenin arka odalarından birinde, önceki gece yaşadığı bu olayı tamamen başka biçimde anlattı ve sonunda: “Üç kuruş için nasıl bir belaya bulaştım… Bin altın verseler, bir daha böyle bir işe burnumu sokmam,” dedi.

Eline sardığı mendilin rengi, kandan görünmüyordu, pantolonunun bir bacağı da dizinden aşağıya kadar yırtılmıştı.

Meyhaneci sordu: “Aracılık eden serseri ne kadar aldı?”

“Yüz kâğıttan bir kuruş aşağıya inmedi.”

“Toplam yüz elli kâğıt! Vay be, değer doğrusu.”

Adam sargıyı açarken: “Kuduz olmam, umarım,” dedi.

Meyhaneci gülerek: “O zaman ödülün asılmak olur. Hadi, tut şunun ucundan.”

Buck’ın boğazı ve dili dayanılmaz derecede ağrıyordu, hiç gücü kalmamıştı, adamlara karşı koymaya çalıştı ama başaramadı. İki adam onu yere fırlattılar ve boğazını sıkarak etkisiz hale getirdiler. Boynundaki pirinçten yapılmış tasmayı ve ipi de çıkardılar. Sonra büyük bir tahta kafese kapattılar.

Buck, başına gelenlere bir anlam veremiyordu. Bu adamlara ne yapmış olabilirdi? Bütün gece öfkeyle ve gururunun incinmesinden kaynaklanan üzüntüyle bunları düşündü. Neden o kafesin içindeydi? İçinden bir ses, çok daha kötü günlerin geleceğini söylüyordu. Bir kapı gıcırtısı duydukça, hâkimi ya da çocuklardan birini görmek umuduyla yerinden fırlıyordu. Ama gelenin kendisine bakmak isteyen meyhaneciden başkası olmadığını görünce, sevinci yarım kalıyor, sinirli hırıltılar çıkarıyordu.

Meyhaneci ona işkence yapmadı, sabah dört kişi geldi ve kafesi götürdü. Buck, hiç güven vermeyen, saçı sakalı darmadağınık olan bu adamlardan korunmak için kafese saldırıp, havlamaya başladı. Adamlar köpeğin bu haliyle dalga geçerek, buldukları bir sopayı kafese sokup dürterek, Buck’ı daha çok kızdırdılar. Bir süre değnekle boğuşan köpek, bunun bir sonuç vermeyeceğini anlayınca, daha fazla uğraşmaktan vazgeçti ve kafesin bir köşesine kıvrıldı. Kafes elden ele dolaşırken, hiç ses çıkarmadan olacakları beklemeye başladı. Önce bazı görevliler işe karıştılar; onu bir posta arabasına türlü türlü paket ve sandıklar arasına koydular; oradan ufak bir gemiye taşıdılar, oradan da büyük bir tren istasyonuna ve en sonunda da bir ekspres treninin yük vagonuna yerleştirdiler. Bu ekspres trenin gürültülü yolculuğu tam iki gün, iki gece sürdü. Buck bu süre boyunca hiçbir şey yemedi. Öyle öfkeliydi ki, gördüğü tüm görevlilere hırladı. Adamlar da sürekli onu kızdırmaya çalıştılar. Buck kızıp köpürdükçe, onlar kahkahalarla gülmeye devam ettiler. Aslında bütün bunların saçma olduğunu biliyordu, ama gururunu incittiği için öfkesi gittikçe artıyordu. Açlık etkilemiyordu ama susuzluktan içi kavruluyordu, bu acı duygu da öfkesini o kadar alevlendirdi ki sonunda bir ateş nöbeti geldi. Son günlerde yaşadığı olaylar, susuzluk ve onun neden olduğu boğaz ağrıları, öfkeyle birleşince hastalanmasına neden oldu.

Boğazındaki ipin çıkarılmış olması onu sevindiriyordu. Böylece onlara daha rahat karşı koyabilecekti. Bir daha da boynuna böyle bir ip takılmasına asla izin vermeyecekti. Buna kesin karar vermişti. Aç susuz geçen iki gün iki gece, onun için çok kötü bitmişti. Bu süre içinde biriktirdiği öfke o kadar büyüktü ki, ona sataşacak ilk kişi için bu hiç iyi olmayacaktı. Öfkeden çılgına dönmüş kıpkırmızı gözleriyle, şeytan kılığına girmiş bir köpeğe benziyordu. Evinden ayrıldıktan sonra o kadar değişmişti ki, onu hâkim bile görse tanıyamazdı; kondüktörler onu Seattle istasyonunda indirip bıraktıkları zaman, ağır bir yükten kurtulmuş gibi, derin bir soluk aldılar.

Tahta kafesi dört kişi yavaş yavaş ve sakınarak, gizli bir avluya götürdü. Kırmızı ceketli, kalın enseli, şişman bir adam dışarı çıkıp, arabacının elindeki, köpeği teslim aldığını gösteren kâğıdı imzaladı. Buck yine işkencenin başlayacağını anlayarak, can havliyle kafesin parmaklarına atıldı. Adam pis pis sırıtarak gitti, bir balta ve bir sopayla döndü.

Arabacı: “Yoksa dışarı mı çıkaracaksın?” dedi.

Adam: “Elbette,” diye homurdandı ve baltayla kafesin parmaklıklarını kırmaya başladı.

Kafesi getiren dört adam, işi garantiye alarak bir duvarın üstüne çıktı ve olanları seyretmeye başladı.

Buck parçalanan tahtaya atıldı ve parçalarla boğuşmaya girişti. Balta ne tarafı parçalarsa Buck oraya koşuyor ve kırmızı ceketli adam onu çıkarmak için ne kadar ağır davranırsa, o da o kadar sabırsızlanıp, çırpınıyordu.

Buck’ın çıkabileceği kadar bir yer açılınca:

“Gel bakalım, kızıl gözlü şeytan,” diyerek elinden baltayı attı, sopayı sağ eline aldı.

Buck’ın tüyleri iyice kabarmış, ağzı köpürmüştü. Kıpkırmızı gözlerindeki delirmiş parıltıyla atlamaya hazırlanırken gerçekten kızıl gözlü bir şeytana benziyordu. Bütün gücü ve içinde beslediği öfkenin verdiği hırsla adamın üstüne atıldı. Daha havadayken ve dişlerini bütün gücüyle adamın etine geçireceği sırada, bu hareketine engel olan ve canını acıtan bir çarpışma oldu. Tepetaklak yuvarlanarak sırt üstü yere düştü. Bugüne kadar hiç sopa yememişti, neye uğradığını anlayamadı. Biraz haykırma, biraz da havlamayla karışık bir hırıltıyla tekrar ayağa kalktı ve havaya yükseldi. Gene aynı çarpışma oldu ve acıyla yere düştü. Kendisini yere deviren şeyin sopa olduğunu anladı. Ama öfkesi, dizginlenemez bir dereceye varmıştı. Defalarca saldırdı, hepsinde de sopayla yere serildi.

Hızlı ve son bir darbeden sonra, kalkmaya çalıştı. Kendinden geçmiş, saldıramayacak duruma gelmişti. Başı zedelenmiş, ağzı, burnu ve kulakları kan içinde, kadife gibi tüyleri kanlı salyalara bulanmış bir halde, topallayarak yürümeye başladı. O sırada adam yanına yaklaşarak, burnunun üstüne korkunç bir sopa indirdi. Şimdiye kadar çektiği acı ve ağrılar bu son vuruşun verdiği ağrının yanında hiçti. Bir aslan kükremesinden farklı olmayan bir kükremeyle ve bütün gücüyle adamın üstüne tekrar atıldı. Bu defa adam hemen sopayı sağ elinden sol eline geçirerek, sağ eliyle hayvanın alt çenesine yapıştı ve bir öne bir arkaya, kıvırmaya başladı. Buck, adamın elinden kurtularak havada bir daire çizdi, bir yarım daire daha ve önce tepesi yere gelecek şekilde, sonra da göğsünün üstüne düştü.

Son bir güçle atıldı. Adam kurnazca son vuruşu yapınca, Buck tepetaklak cansız bir halde yere yuvarlandı.

Duvardaki seyircilerden bir adam sevinçle bağırdı: “Bir köpeğin hakkından gelmesini amma da iyi biliyor ha!”

Arabacı, arabasına bindi ve kamçısını şaklatarak: “Evet çok beceriklidir o!” dedi.

Buck bir süre sonra kendine gelebildi, ama yattığı yerden kalkamıyordu, öylece uzanmış, kırmızı ceketli adamı izliyordu.

Adam, meyhanecinin gönderdiği mektubu açtı. Mektupta köpeğin adının Buck olduğu ve onun için ne kadar para harcadığı yazıyordu. Mektubu bitirdikten sonra Buck’a döndü ve: “Evet Buck işte, kimin efendi olduğunu herhalde anladın. Eğer uslu olur dediklerimi yaparsan her şey yolunda gider. Yok, eğer baş kaldıracak olursan, bu sopa burada seni bekler.”

Az önce öldüresiye dövdüğü bu köpeği, şimdi hiç korkmadan okşamaya başladı. Buck, adamın ona dokunmasına önce tepki gösterdi ama yapabileceği başka bir şey de yoktu. Adamın getirdiği suyu içmeye başladı, öyle açtı ki eliyle önüne bıraktığı çiğ eti iştahla yedi.

Bugün yenilmişti ama vazgeçmemişti. Adamın elindeki gücü artık biliyordu. Güç kimdeyse o kazanıyordu. Bu olay ona iyi bir ders oldu ve hiç unutmadı. Başka bir şey daha öğrenmişti; hayatta ilkel bir düzenin geçerli olduğunu… Kendisi de bundan sonra bu düzene yabancı kalmamaya karar verdi. Yaşadıkları, saldırgan ve vahşi bir hayatın varlığını görmesini sağladı; Buck bu aşamayı korkusuzca, doğasında

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıVahşetin Çağrısı
  • Sayfa Sayısı140
  • YazarJack London
  • ÇevirmenPelin Atayman
  • ISBN9789758688401
  • Boyutlar, Kapak12x21, Karton Kapak
  • YayıneviBORDO SİYAH /

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur